Bir toplumun en kadim tartışmalarından biridir bu: "Sistem mi insanı bozar, yoksa bozuk insanlar mı sistemi bu hale getirir?" Bugün aynayı siyaset mekanizmasına tuttuğumuzda, karşımızda duran manzara hem tanıdık hem de bir o kadar düşündürücü.
Genellikle suçu kişilere atmak en kolayıdır. Bir siyasetçi sözünü tutmadığında veya etik sınırları zorladığında "Zaten hepsi aynı" diyerek işin içinden çıkarız. Peki ya o "aynılaşma" süreci, kişisel tercihlerden ziyade mekanik bir zorunluluksa?
Düzenin Görünmez Dişlileri
Siyaset, doğası gereği bir güç mücadelesidir. Ancak bu mücadelenin yürütüldüğü zemin, yani "siyaset kurumu", bazen öyle kurallarla örülmüştür ki; dürüst bir birey bu yapıya girdiğinde ya dışarı atılır ya da hayatta kalmak için dişlilere uyum sağlamak zorunda kalır.
*Finansal Bağımlılık: Seçim kampanyalarının devasa maliyetleri, siyasetçiyi finansörlere borçlu kılar.
*Parti Disiplini: Bireysel vicdanın, "parti kararı" karşısında çoğu zaman hükmü yoktur.
*Popülizm Çarkı: Doğruyu söyleyenin dokuz köyden kovulduğu bir atmosferde, siyasetçi "duyulmak isteneni" söylemeye programlanır.
Yumurta mı Tavuk mu?
Siyasetçilerin düzene ayak uydurması, aslında bir adaptasyon meselesidir. Eğer sistem; liyakat yerine sadakati, dürüstlük yerine kurnazlığı ödüllendiriyorsa, o sistemin içinden "kahramanlar" çıkmasını beklemek fazlasıyla romantik bir beklentidir.
Ancak burada sorumluluğu tamamen "soyut bir sisteme" yıkıp siyasetçiyi aklamak da mümkün değil. Çünkü sistem dediğimiz şey, nihayetinde insan eliyle inşa edilen ve yine insan iradesiyle değiştirilebilecek olan bir kurallar bütünüdür.
"Bir ülkenin siyaseti, o ülkenin toplumsal ahlakının en net aynasıdır."
Sonuç: Dönüşüm Nereden Başlamalı?
Sorunun cevabı basit bir ikilemde gizli değil. Siyasetin bozuk olması, siyasetçilere "yanlış yapma meşruiyeti" vermez; ancak bozuk bir düzende düzgün kalmaya çalışmak da akıntıya karşı kürek çekmektir.
Eğer siyasetçilerin düzene ayak uydurmasından şikayetçiysek, yapılması gereken tek tek isimleri değiştirmekten ziyade; oyun sahasının kurallarını yeniden yazmaktır. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakat birer "temenni" olmaktan çıkıp "yasal zorunluluk" haline gelmediği sürece, aktörler değişse de oyun hep aynı kalacaktır.
Sizce değişim, dürüst bir liderin gelişiyle mi başlar, yoksa dürüst kalmayı zorunlu kılan bir sistemin inşasıyla mı?