ANA MANŞET

İbadetlerin Ahlakımıza Yansıması

Rahmet ayı Ramazan’ın manevi ikliminde gerçekleştirdiğimiz Ramazan Sohbetleri programımızın bugünkü konuğu Yunus Emre İlçe Müftülüğü Din Hizmetleri Uzmanı Recep Karaduman. Bugün programımızda ibadetlerimizin hayatımıza kazanımlarını konuştuk.

Manisa Meydan Gazetesi olarak, evlerinize 'Ramazan Sohbetleri' ile konuk olmaya devam ediyoruz. Bugün ki konumuz; İbadetlerin Ahlakımıza Yansıması. Yunus Emre İlçe Müftülüğü Din Hizmetleri Uzmanı Recep Karaduman, ibadetlerin günlük yaşantımıza ve ahlakımıza nasıl yansıdığına değindi.

-Ramazan’ı uğurlamaya hazırlandığımız bu günlerde, Ramazan ayı boyunca ibadetlerimizin yoğunlaştığını görüyoruz. Peki yaptığımız bu ibadetler hayatımıza nasıl yansıdı?

Aslında ibadetlerimizin hayatımıza yansıması gerekir. Ramazan ayı boyunca yoğun bir manevi atmosfere girdik ve bu atmosferin bizler üzerinde etkileri olması gerekir.

Yüce Rabbimiz bizleri insan olarak yarattı. İnsanlar, varlıklar arasında en şerefli varlık olan eşref-i mahlûkat olarak yaratılmıştır. Bizler mahlûkat içerisinde en şerefli varlık olarak varız. Yüce Rabbimiz bizleri kendisine muhatap kabul etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresinde geçen “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” ayetiyle bizlerin yeryüzünde halife olduğunu bildirmiştir. Böylelikle bizler Yüce Rabbimize muhatap olduk. Bu muhataplık bizlere bir sorumluluk doğurdu.

Bizler iman ettik diyoruz. “Amentü billah” diyoruz, yani Allah’a inandık ve iman ettik diyoruz. “La ilahe illallah” diyerek Allah’ı birliyoruz ve Allah’tan başka ilah olmadığını kabul ediyoruz. Elbette bu iman bizlere sorumluluklar getiriyor. Yüce Rabbimiz bizi yarattı ve başıboş bırakmadı. Bu dünyada bir gayemiz ve bir amacımız vardır.

“La ilahe illallah” diyerek ve “Amentü billah” diyerek Allah’a iman etmiş oluyoruz. Allah’ı tanıyoruz ve Allah’a inanıyoruz. Allah’ın bize melekler, kitaplar ve peygamberler gönderdiğini biliyor ve buna iman ediyoruz. İşte bu bilmemizin sonucu olarak, Allah’ın bize diğer varlıklardan farklı olarak verdiği akıl nimeti sayesinde Allah’a karşı sorumlu oluyoruz. Bu sorumluluğumuz ibadet etmemizi gerektiriyor.

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” buyuruyor. Böyle olunca da Ramazan ayında ve Ramazan dışında bizler beş vakit namazla sorumluyuz. İslam’ın beş şartı vardır. Bu İslam’ın beş şartının başında kelime-i şehadet gelir. “Eşhedü en la ilahe illallah” diyerek Allah’a iman ettiğimize şahitlik ederiz. Devamında namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmek gibi ibadetleri sayarız. Bunları kabul ettiğimizi bildiririz. Bunları kabul ettiğimize göre bunları yaşamak durumundayız.

Fatiha suresinde bizler her zaman “İyyake na’budu” yani “Yalnız sana ibadet ediyoruz.” diyoruz. Çünkü bizleri yaratan bir Allah vardır. Bu Allah-u Teala bizleri sorumlu kabul etmiş ve bizlere sorumluluklar vermiştir. İşte bu günlerde Ramazan ayı ile birlikte oruç ibadeti, sadaka-i fıtır dediğimiz beden sadakası, yani Ramazan’a sağlıklı bir şekilde ulaşabilmiş olmanın sadakası hayatımıza girmiştir. Bu şekilde Ramazan’a has çeşitli ibadetler hayatımıza girmiştir.

Ramazan’ın başındaki programımızda Ramazan’ın bize neler getirdiğini konuşmuştuk. Şimdi ise bu sohbetimizde Ramazan’ın bize kazandırdıklarını, bir ay boyunca yaptığımız ibadetlerin ve üç aylarla başlayan o manevi atmosferin sonucunda bayrama yaklaşırken bu kazanımlarımızı nasıl elimizde tutacağımızı konuşacağız.

-Hocam, az önce Fatiha suresinden bahsetmiştiniz. Surede “dosdoğru yol” diye bir ifade geçiyor. Bu ifadeyi biraz daha açıklayabilir misiniz?

Tabii ki. Az önce ibadetlerimizden bahsettik. Ramazan’da yoğunlaşan ibadetlerimiz var. Ancak Kur’an-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz “Ölüm sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” buyuruyor. Böyle olunca bizler ölüm anı gelinceye kadar istikamet üzere yaşamak durumundayız.

Fatiha suresi Kur’an-ı Kerim’in ilk suresidir. “Fatiha” kelimesi açmak ve başlamak anlamına gelir. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’in ilk suresinde ve günde kırk defa namazlarımızda okuduğumuz bu surede bizlere dosdoğru olmamızı istediğini bildiriyor.

Bu nedenle ibadetlerimizin hayatımıza yansıması gerekir. Bizler sadece camide Müslüman değiliz. Sadece dini ortamlarda veya cenaze ortamlarında Müslüman değiliz. Bizler hayatın her anında Müslümanız. Günün yirmi dört saati Müslümanız.

Hepimizin bir iş hayatı vardır. Kimimiz memurluk yapıyoruz, kimimiz sanayide esnafız, kimimiz farklı işlerle meşgul oluyoruz. İşte “İhdinâ’s-sırâtel müstakîm” ayetinde geçen dosdoğru yol, yaptığımız bütün işlerde doğru olmamızı gerektirir.

Eğer esnaf isek ölçüde ve tartıda hile yapıyorsak, memur isek mesai saatlerine dikkat etmiyorsak veya hangi işi yapıyorsak o işin gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmiyorsak bizler sırat-ı müstakim üzere değiliz demektir.

Namaz kılıyoruz dedik. Namazın bizi kötülüklerden alıkoyması gerekir. Camide namaz kıldıktan sonra veya evimizde namaz kıldıktan sonra dışarı çıktığımızda eğer kötülüğe bulaşıyorsak, ibadetlerimiz hayatımıza yansımıyor demektir.

Oruç ibadetinde de benzer bir durum vardır. Bir kişi namaz kılarken dışarıdan geçen birisi onun namaz kıldığını anlayabilir. Ancak oruçta durum farklıdır. Bir kişi söylemediği sürece onun oruçlu olduğunu kimse bilemez. Sadece Allah ve kendisi bilir.

İşte bunun gibi tuttuğumuz oruç eğer bizim dilimizi yalandan korumuyorsa, dışarı çıktığımızda insanlarla ilişkilerimizde yalan söylemeye devam ediyorsak yine sırat-ı müstakim üzere değiliz demektir. Yani ibadetlerimiz hayatımıza yansımıyor demektir.

Peygamber Efendimizin bir hadis-i şerifi vardır. Sakif kabilesinden bir kişi Peygamber Efendimize gelir ve şöyle der:

“Bana imanı öyle anlat ki senden sonra bu konuda başka kimseye soru sormak zorunda kalmayayım.”

Peygamber Efendimiz ona çok kısa ama çok anlamlı bir cevap verir:

“Allah’a iman ettim de, sonra dosdoğru ol.”

Peygamber Efendimiz burada imanın özünü anlatmıştır. Ancak bizler insanız. İnsan dediğimiz varlık beşerdir ve şaşabilir. Hatalar, kusurlar ve günahlar işleyebiliriz.

Yüce Rabbimiz şeytanı da yaratmıştır. Allah helalleri ve haramları yaratmıştır. İyiliği ve kötülüğü yaratmıştır. Eğer bizler günah işlemeyecek olsaydık Allah kötülüğü yaratmazdı, şeytanı yaratmazdı ve tövbe kavramı da olmazdı.

Şeytanın görevi bizim yaptığımız ibadetlerden çalmak, sevaplarımızı azaltmak için çalışmaktır. Çünkü onun görevi budur. Ancak bizler hata yaptığımızda “Şeytan beni saptırdı.” diyerek sorumluluktan kaçamayız.

Bizler bir imtihan dünyasındayız. Yüce Rabbimiz bizlere akıl ve irade vermiştir. Bu dünyaya geldik ve bu dünyadan sonra bir hayatın var olduğuna iman ediyoruz.

Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresinin başında Yüce Rabbimiz “Bu kitapta hiçbir şüphe yoktur.” buyurur. Yani Kur’an bizim için bir rehberdir.

Eğer bizler ibadetlerimizi bilinçli bir şekilde yaparsak, Allah’ın bize verdiği nimetlerin karşılığı olarak ibadet ettiğimizi bilirsek o zaman ibadetlerimiz hayatımıza yansır ve iyi bir mümin olmak için gayret ederiz.

Hepimiz cenazelere katılmışızdır. Musalla taşında cenaze olduğunda imam efendi cemaate “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorar. Orada insanlar çoğu zaman “İyi bilirdik.” derler.

Bizim gayemiz de böyle bir hayat yaşamak olmalıdır. O musallaya yattığımızda gerçekten insanların “iyi bilirdik” diyebileceği ameller işlemiş olmamız gerekir.

Bizler hata yaptığımızda bize vahiy gelmeyecek. Çünkü Peygamber Efendimizin yaşadığı dönemden farklı bir zamanda yaşıyoruz. Artık Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin öğretileriyle hayatımızı düzenlemek zorundayız.

Bu nedenle birbirimizi uyarmakla da sorumluyuz. Kur’an’da “emr-i bil maruf nehyi anil münker” yani iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak emredilmiştir.

Eğer kötülük yapan birini uyarmazsak, o kötülük yayılır ve toplumda normalleşir. Rum suresinin 41. ayetinde Yüce Rabbimiz “Karada ve denizde bozulma insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden ortaya çıktı.” buyurur.

Bugün çevremize baktığımızda çevre kirliliğini, küresel ısınmayı, sel felaketlerini görüyoruz. Denizlerden çıkarılan çöpler bunun en açık örneklerinden biridir. Bunların hepsi insanın kendi eliyle yaptığı hatalardır.

Ancak bütün bunlara rağmen tövbe kapısı açıktır. Yüce Rabbimizin rahmeti çok geniştir. İnsan ne kadar günah işlemiş olursa olsun Allah’ın rahmetinden ümit kesmemelidir.

Hazreti Âdem ve Hazreti Havva da hata yaptıktan sonra tövbe etmişlerdir. Yüce Rabbimiz onların tövbelerini kabul etmiştir. Bu da bize tövbenin önemini gösterir.

Bizler de hatalarımızdan dolayı pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya niyet ederek Allah’a yönelirsek tövbemiz kabul edilir.

Artık Ramazan ayının son günlerine yaklaşıyoruz. Ramazan bize yoğun bir ibadet atmosferi kazandırdı. Bu atmosferi Ramazan’dan sonra da devam ettirmeye çalışmalıyız.

Büyükler küçükleri uyarırken yumuşak bir dil kullanmalıdır. Küçükler de yapılan uyarıları kendileri için bir iyilik olarak görmelidir. Eğer birbirimizi uyarmayı bırakır ve kötülüklere sessiz kalırsak toplumun bozulmasına sebep oluruz.

Ramazan ayının son günlerini fırsat bilerek tövbe etmeli, ibadetlerimize sarılmalı ve hayatımızı daha güzel yaşamaya gayret etmeliyiz.

{ "vars": { "account": "UA-43204872-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }