Sessiz Savaşların Gölgesinde: Partiler, Kırgınlar ve Siyasetin Kayıp Ruhları

​Siyasetin görünen yüzü her zaman çok gürültülüdür: Kürsü konuşmaları, meydan meydan gezen sloganlar, televizyon ekranlarında parmak sallayan figürler… Ancak bugünlerde Ankara’nın ve yerel siyasetin koridorlarında bambaşka, çok daha derin bir uğultu yükseliyor. Bu, açık bir cephe savaşı değil; içeride yürütülen, derinden giden, herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle konuşamadığı bir "sessiz savaş."

​Günün siyasi konjonktürüne baktığımızda, partiler arası güç rekabetinden çok daha yıkıcı olan şeyin, partilerin kendi içindeki egolar, klikler ve koltuk savaşları olduğunu görüyoruz. Güç savaşı vahşileştikçe, partilerin temel yapı taşları olan örgütler, sadık seçmenler ve yıllarını o davaya vermiş emektarlar birer birer kırılıyor, dökülüyor.

Güç Savaşının Yan Hasarı: "Elde ki" Seçmeni Kaybetmek

​Bugün hangi partinin içine sızsanız, karşınıza çıkacak ilk kelime kırgınlık. Siyaset artık fikirlerin, ideolojilerin ya da toplumsal projelerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp; listelerin, makamların ve "benden olanlar-olmayanlar" çetelesinin tutulduğu bir şirket yönetimine dönüştü.

​Bu sessiz savaşın en büyük kurbanı ise "küskün partililer" ordusu. Onlar, partinin en zor zamanlarında bayrak asan, kapı kapı dolaşıp broşür dağıtan, hiçbir maddi beklentisi olmadan sandık başında sabahlayan insanlar. Peki, yukarısı bu insanlara ne veriyor? Tasfiye, görmezden gelinme ve "nasıl olsa tıpış tıpış oy verecekler" kibri.

​Siyasette en büyük yanılgı, sadakati çantada keklik sanmaktır. Oysa en tehlikeli kırgınlık, bağıra çağıra gidenlerin değil; kapıyı sessizce kapatıp evinde oturanların kırgınlığıdır.

Koridorlardaki Sessiz Savaş

​Şimdilerde partilerde liderlerin etrafını saran mikro-güç odakları, partinin geleceğini değil, kendi pozisyonlarını tahkim etmenin peşinde. İl kongrelerinden genel merkez koridorlarına kadar uzanan bu sessiz savaşta; liyakat, sadakate (daha doğrusu lidere değil, klik liderine olan körü körü itate) kurban ediliyor.

​Bir parti içi muhalefet ya da fikir ayrılığı doğduğunda, bunu bir zenginlik olarak görmek yerine "hainlik" veya "bölücülük" olarak etiketlemek en kolay kaçış yolu oldu. Bu dışlayıcı dil, partileri büyütmüyor; aksine içerideki nitelikli insan kaynağını kurutarak yapıları çoraklaştırıyor.

Küskünler Ordusu Sandıkta Ne Yapar?

​Parti yöneticileri genellikle bu sessiz çığlığı hafife alır. "Seçim sahasına girildiğinde herkes evine döner" tezi, artık günümüz sosyolojisinde işlemiyor. Çünkü kırgınlık bir kez yabancılaşmaya dönüştüğünde, o seçmeni ya da o parti emekçisini yeniden motive etmek imkansız hale gelir.

​Küskün partili gidip başka partiye oy vermeyebilir; ama sandığa da gitmez. Ya da daha kötüsü, sandık başında elini vicdanına koyar ve kendisine sırt dönenlere sessiz bir ceza keser. Yakın siyasi tarih, kendi örgütünün ahını alan, kendi tabanının sesini bastıran yapıların nasıl hızla eridiğinin örnekleriyle doludur.

Sonuç yerine: Tabelalar Kalır, Ruhlar Gider

​Partiler sadece binalardan, genel merkez amblemlerinden ve kurumsal kimliklerden ibaret değildir. Bir partiyi var eden, onun toplumsal meşruiyeti ve arkasındaki adanmış insanların inancıdır.

​Bugün siyasetin tepesinde oturanların aynaya bakıp şu soruyu sorması gerekiyor: İçerideki güç savaşını kazanıp partiyi ele geçirdiğinizde, geriye kırılmadık kalp, küstürülmedik yol arkadaşı bırakmadıysanız; aslında neyi kazanmış olursunuz?

​Unutulmamalıdır ki; içi boşaltılmış, ruhu çekilmiş, sadece bir grubun çıkar aparatı haline gelmiş partiler, dışarıdan ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler, ilk rüzgarda yıkılmaya mahkum birer kağıttan kaplandır. Siyaset, kaybettiği o samimi ruhu ve küstürdüğü yol arkadaşlarını yeniden bulmak zorundadır. Aksi takdirde, bu sessiz savaşın kazananı olmayacak; ama kaybedeni tüm ülke olacaktır.

{ "vars": { "account": "UA-43204872-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }