Çocukların dijital dünyada karşı karşıya kaldığı risklerden ailelerin sorumluluğuna, sosyal medya ve çevrim içi platformlardan medyanın şiddet olaylarını ele alış biçimine kadar birçok noktaya değinen Aydın, “Çünkü bazen tehlike okul kapısında başlamıyor. Belki günler, haftalar hatta aylar önce bir ekranın içinde başlıyor” ifadelerini kullandı.
Başkan Aydın yazısında:
“Turgutlu’da yaşanan olayın ardından yine bildik tartışmanın içerisine giriyoruz.
Güvenlik yeterli miydi? Okulların çevresinde daha fazla polis olmalı mıydı? Tedbirler artırılmalı mıydı?
Elbette bunların hepsi konuşulmalı. Çocuklarımızın güvenliği söz konusu olduğunda alınabilecek her tedbir değerlidir. Eksik varsa ortaya konulmalı, varsa ihmaller araştırılmalı.
Ama meseleyi yalnızca kolluk kuvvetlerinin alacağı tedbirlere indirgersek bence asıl önemli noktayı kaçırırız.
Çünkü bugün çocukların dünyası artık sadece okuldan, evden ve sokaktan ibaret değil.
Bir de ekranın arkasında yaşadıkları bir dünya var. Turgutlu’daki olayda şüphelinin ifadesine yansıyan bilgiler bu açıdan özellikle dikkat çekici. Zanlının, 20 Nisan 1999’da ABD’nin Colorado eyaletindeki Columbine Lisesi’nde gerçekleştirilen saldırının failleri Eric Harris ve Dylan Klebold ile 15 Mart 2019’da Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde iki camiye yönelik saldırıyı gerçekleştiren Brenton Tarrant’tan etkilendiğini söylediği öğrenildi.
Dahası, Türkiye’de meydana gelen saldırıların failleri Arda Küçükyetim ve Semih Çelik’i de kendisine referans aldığı ve eylemini bu isimlerden etkilenerek planladığını ifade ettiği belirtiliyor.
Bu ifadelerin hukuki olarak nasıl değerlendirileceği ayrı mesele. Soruşturma tamamlanmadan kesin hüküm kuramayız.
Ama ortada hepimizin düşünmesi gereken çok ciddi bir tablo var.
Bir çocuk, şiddet eylemlerini gerçekleştiren kişileri kendisine örnek alabiliyorsa, biz o çocuğun dünyasına ne kadar hakimiz?
Bence asıl sorulması gereken sorulardan biri bu. Artık “Çocuğu okula gönderelim, okul gerekeni yapar” dönemi geride kaldı.
“Arkadaşlarını biliriz, kötü bir şey yapmaz.”
“Telefonu elinde ama ne izlediğini bilmiyorum.”
“İnternette ne yaptığı bizi ilgilendirmez.”
Bunların hiçbirini rahatlıkla söyleyebileceğimiz bir dönemde değiliz.
Çünkü çocuklarımızın önemli bir bölümü bizim görmediğimiz bir dünyada büyüyor.
Sosyal medya hesapları, video platformları, mesajlaşma grupları, kapalı sohbet kanalları, oyunlar ve algoritmalar… Çocuğun karşısına neyin çıkacağını her zaman biz belirlemiyoruz.
Dolayısıyla bu mesele yalnızca “devlet ne yapacak?” sorusuyla çözülebilecek bir mesele değil.
Devlet elbette üzerine düşeni yapmalı. Okul çevrelerindeki güvenlik tedbirleri değerlendirilmeli. Silaha erişim konusunda gerekli denetimler yapılmalı. Dijital platformlarda çocukların yaşına uygun olmayan içeriklere erişimi konusunda daha etkili mekanizmalar oluşturulmalı. Yaş sınırlamaları ve ebeveyn denetimleri kağıt üzerinde kalmamalı. Ama aile de çocuğunun dijital dünyasına yabancı kalmamalı.
Çocuğumuzun telefonunu kontrol etmek, onun özel alanına müdahale etmek ile çocuğumuzu korumak arasındaki dengeyi yeniden düşünmek zorundayız.
Çünkü çağ değişti.
Bizim çocukluğumuzda arkadaşımızın kim olduğunu, nereye gittiğini, ne yaptığını bilmek çoğu zaman yeterliydi. Bugün çocuğun odasında otururken dünyanın öbür ucundaki bir içerikle, grupla veya kişiyle temas kurması mümkün. Bu nedenle eski usul çocuk yetiştirme alışkanlıklarının bir bölümünü yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Çocuğu tamamen serbest bırakmak da doğru değil, her adımını baskıyla takip etmek de.
Yakından tanımak, konuşmak, dinlemek, dijital dünyasını bilmek ve gerektiğinde sınır koymak gerekiyor.
Üstelik bu sadece şiddet olayları açısından da önemli değil. Çocuklarımızın karşı karşıya kaldığı siber zorbalık, uyuşturucu, kumar, kendine zarar verme içerikleri ve çeşitli zararlı çevrim içi topluluklar da aynı meselenin parçaları.
Bir başka önemli konu da medyanın sorumluluğu.
Şiddet olaylarını haberleştirirken failleri merkeze koymak, isimlerini ve görüntülerini tekrar tekrar dolaşıma sokmak, yaptıkları eylemleri ayrıntılarıyla anlatmak konusunda da daha dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü bazı araştırmalar, kitlesel şiddet olaylarının medyada ve sosyal medyada nasıl sunulduğunun taklit davranışları ve failin şöhret arzusunu etkileyebileceğine ilişkin bulgular ortaya koyuyor. Bu konuda kesin ve tek yönlü bir nedensellik kurmak ise doğru olmaz. Turgutlu’daki olayın ardından elbette güvenlik tedbirlerini konuşacağız.
Ama sadece onu konuşmayalım.
Çocuklarımızın ne izlediğini, kimleri takip ettiğini, hangi gruplarda bulunduğunu, kimlerden etkilendiğini de konuşalım.
Çünkü bazen tehlike okul kapısında başlamıyor.
Belki günler, haftalar hatta aylar önce bir ekranın içinde başlıyor. Ve biz fark ettiğimizde artık çok geç olabiliyor.
Allah bütün çocuklarımızı her türlü kötülükten, kötü alışkanlıklardan ve onları yanlış yönlendirecek insanlardan korusun” dedi.