<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>45 Haber Manisa Haber Portalı</title>
    <link>https://45haber.com</link>
    <description>Manisa Haberleri | Doğru Güncel Haber</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://45haber.com/rss/abdul-canbaz" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2022. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 21 Apr 2026 20:15:26 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/rss/abdul-canbaz"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Türban]]></title>
      <link>https://45haber.com/turban</link>
      <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/turban" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bu haftaki konumuz;

Türkiye’ nin son 50 yılına damgasını vuran , hep tartışılan, özellikle 80 ihtilali sonrası ise yaygınlaşan baş örtüsü konusu.

Dikkatinizi istirham ediyorum!...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>Bu haftaki konumuz;

Türkiye’ nin son 50 yılına damgasını vuran , hep tartışılan, özellikle 80 ihtilali sonrası ise yaygınlaşan <strong>baş örtüsü konusu</strong>.

Dikkatinizi istirham ediyorum!

Konumuz “baş örtüsü” değil, “baş örtüsü konusu”!

Biz Türk’ lerin;

Yani İslamiyet’ in bayrağını, doğduğu topraklardan çok daha ilerilere taşıdığı tartışmasız kabul edilen biz Türk’ lerin (en katı karşı görüşte olanlarımızda da dahil), hiçbir zaman “Baş Örtüsü” ile bir problemi olmadı.

Problem; <strong>baş örtüsü konusu</strong> altında siyasi propaganda yapılması.

Soralım...

Ailesinde başını örtmeyen büyüğü olan var mı? Var mı böyle bir aile? Annemiz takmıyorsa, anneannemiz, teyzemiz, halamız yengemiz... birileri mutlaka başını örtmekte.

Hatta eskiden büyüklerimizin taktığı şekliyle (bakın Anadolu’ ya, birçok köylü hanımımız halen çenesinin altından bağlar <strong>baş örtüsünü</strong>) Ordu evleri gibi çok tartışılan yerlere girilebiliyordu.

O zaman, neyi paylaşamadık? Niye tartışıyoruz?

Ee problem nedir?

Problem, Baş Örtüsü yada Başın Örtünmesi değil.

Problem illa ki Türban.

Şimdilerde Devlet büyüklerimizin eşleri de dahil, adeta belli bir siyasi akımın göstergesi olarak yerleşen başın örtünme şekli (“Velev ki siyasi simge olsun, siyasi simgeleri yasaklamak mı gerekir” R.Tayyip Erdoğan, İspanya, 2008).

Belirteyim ki; hiç kimsenin dini inançları nedeniyle giydiklerine, dahası başkasının özgürlüğünü kısıtlamadığı sürece ne söylediğine, ne yaptığına da karışılmamalı.

Ama konu o değil..!

Hem günümüzde birçok farklı dinde, hem de milattan önceki birçok toplumda var, baş örtüsü.

Tarihte ve hatta tarih öncesinde toplumlarda çok farklı zümre ve bireyler, çok farklı anlamlar yükleyerek kullanmışlar baş örtüsünü.

Bu, ayrı bir yazı konusu olur gerçekten ama bir konumuza, Türbana dönelim.

Nam-ı diğer “Şulebaş” tipi örtünme.

Şimdilerde çok moda olan bu örtünme şeklinin ismi, onu bulan hanımdan geliyor.

Yıl 1965.

Sarılıktan muzdarip ağabeyinin isteği üzerine gittiği Risale-i Nur (1878 Bitlis doğumlu, Nur cemaati lideri Said Nursi’ nin yazdığı Risaleler) sohbetlerinden sonra, bir gün aynanın karşısına geçti, besmele çekip örtündü.

Adı: Yüksel Şenler. Kıbrıslıydılar. Ama babasının Sümer fabrikasındaki görevi nedeniyle 1938’ de Kayseri’ de doğmuştu. Sonra İstanbul’ a taşındılar.

Çok genç yaşta yanına çırak olarak verildiği Ermeni ustası sayesinde çok iyi bir terzi oldu. Modaya çok meraklıydı.

21 yaşında gazeteciliğe başladı. Erkek zannedilmemek için isminin başına Şule ekledi.

Ağabeyi Özer, Said-i Nursi’ nin yakın çevresine girmişti. Bu tanışıklığa sebep olan, Prof.Nevzat Yalçıntaş’ dı (Yalçıntaş, İ.Ü.İktisat Fakültesi’ nde Abdullah Gül’ün de hocasıydı).

Şule Yüksel, Risale toplantılarında rica üzerine ve “Ayıp olmasın” diye taktığı baş örtüsünü, bambaşka bir hale getireceğini o zamanlar tahmin bile etmiyordu herhalde.

Ağabey zoruyla, istemeyerek gittiği toplantılarda, risaleleri çok güzel okuduğu için sürekli ona okutmaya başladılar. Böylece bir gün tesettüre girmeye karar verdi.

Topluma baş örtüsünü sevdirmek için çok uğraştı. Farklı eşarp modelleri tasarladı, dikti.

Aile moderndi. Şule’ nin örtünmesine tepki gösterenleri oldu, hatta bu nedenle kardeşler zamanla görüşmez oldu.

O yolundan dönmedi.

“Başı örtmenin şart olduğu” konulu sert yazıları nedeniyle mahkemelerle ve hatta cezaevi ile tanıştı. İki kez cezaevine girdi.

Neredeyse her gün Türkiye’ nin başka bir yerinde seminerlere katıldı. Ülkeyi karış karış gezdi. Anadolu kadını, modern bir bayanın örtünmesini ilgiyle karşılamıştı.

Audrey Hepburn’ den de etkilenerek bulduğu, hemen hemen bugünün Türbanı ile tüm Anadolu’ yu dolaştı.

Giderek daha radikal, daha kökten dinci bir anlayışa sahip oldu.

1967 yılında Papa’ nın Türkiye’ ye gelmesi konusunda en ağır yazılardan birini kaleme aldı: “Ağlayın, Ey Müslüman Kardeşlerim Ağlayın!”

Ankara’ da İmam Hatip’ lere ve İlahiyat Fakülte’ lerine kız yetiştirme yurdu açılmasını sağladı ve hatta müdürü oldu. Burada yetişen kızlar da “Şulebaş” tipi türban takıyorlardı.

Bunlar arasında Abdullah Dilipak’ ın eşi gibi şimdilerin önemli isimlerinin eşleri de vardı.

Birçok kişinin evliliğinde ara buluculuk yaptı.

Ama kendi evlilikleri hiç umduğu gibi gitmemişti.

İlk eşi, İlahiyat mezunu bir gezgin tiyatrocuydu. Evde hep şiddet vardı. Beş yıl sonra boşandılar.

İkinci eşi, Nakşibendi İsmailağa Cemaati’ nden bir mühendisti.

“Kesinlikle çarşaf giymem, İslamiyet’ ten soğutuyor” diyen Şule kara çarşafa girmişti.

Artık kendisine yazmak da yasaktı!

Yine dayakla geçen bir 11 yıl sonrası tekrar boşandı.

Belki babası gibi hafızasını kaybetmesine ve psikolojik tedavi görmesine neden olan hastalık da, bu kötü zamanların kendisine armağanıydı.

İlk eşinden boşandıktan sonra kurduğu “İdealist Hanımlar Derneği” nin müdavimi gençler arasında Emine Gülbaran da vardı.

Bu arada ilk kitabı Huzur Sokağı en çok satanlara girince meşhur oldu.

Kitap, “Birleşen Yollar” adıyla sinemaya uyarlandı. Türkan Şoray ve İzzet Günay’ ın başrollerini paylaştığı filmi, Yücel Çakmaklı çekmişti. Yücel Çakmaklı 1969’ da Elif Film’ i kurmuş, 1970’ de ise ilk filmi Birleşen Yollar’ ı çekmişti. Film, İslami içerikliydi. Çakmaklı, daha sonra verilen ismiyle “Milli sinema” akımının öncüsü olacaktı.

Türban Yeşilçam’ a girmişti.

İşte türbanın Türk siyasi ve günlük hayatına girişi böyle oldu.

<strong> </strong>

<strong>Baş örtüsünün, dinimizin tek kural koyucusu olan kelamı Kuran-ı Kerim’ deki yerini merak edenlerimiz için tavsiyem</strong>, şimdiye kadar okumadılarsa lütfen açıp defalarca okumalarıdır.

Lütfen, bize söylenenler yerine, kendi okuduklarımızla değerlendirelim konuları.

Kuran-ı Kerim’ i bol bol okuduğunuzda bir şey fark ediyorsunuz;

Bazı değerler, kavram ve emirler defaten tekrar ediliyor. Bazılarının ise sadece birkaç yerde üzerinde duruluyor.

Mesela birçok ayette; ilim ve bilim yapmak, düşünmek, ders çıkarmak ile ilgili emirleri defalarca okuyabilirsiniz.

Bizim gibi Müslüman toplumlardaki bayanlar için; kuşkusuz olması gerekenler listesinin bir numarası başın örtünmesidir.

Peki bu konuda Kuran-ı Kerim ne diyor? Hülasa, Allah-ü Teala (c.c.) ne diyor?

Baş örtüsü ile ilgili tek bir ayet var:

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.” (Nur, 31. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ ın mealinden)

 

Yukarıda da belirttiğim gibi...

Lütfen, bizler için bizatihi yaradan tarafından söylenen “Kelam” ı okuyalım. Okuyalım ki, “aracılara” ihtiyaç duymayalım.

 

 

Sürç-ü lisan ettiysek affola...

Abdül Canbaz

 

<u>Meraklısına NOT:</u>

<em>Yukarıda kısa geçtik:</em>

<em>İdealist Hanımlar Derneği’ ne gelen genç kızlar arasındaki Emine Gülbaran’ ın, müstakbel eşiyle tanışmasını da Şule Yüksel hanım sağlayacaktı. </em>

<em>Emine Gülbaran, 4 Temmuz 1978 tarihinde Türkiye’ nin yirmi yedinci başbakanı olacak olan Recep Tayyip Erdoğan ile evlendi.</em></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Abdul CANBAZ</category>
      <guid>https://45haber.com/turban</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Jul 2016 19:47:53 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://45habercom.teimg.com/crop/1280x720/45haber-com/images/2016/07/5-1.png" type="image/jpeg" length="59186"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kripto]]></title>
      <link>https://45haber.com/kripto</link>
      <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/kripto" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Karizmatik, sokaktaki sıradan insanın izlerini taşıyan, ülke genelinde yüzlerce üyenin simaları ve meslekleri ile hakkında inanılmaz hafızaya sahip olan Erdoğan’ ın pragmatik (pratiğe yönelik düşünen...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>“Karizmatik, sokaktaki sıradan insanın izlerini taşıyan, ülke genelinde yüzlerce üyenin simaları ve meslekleri ile hakkında inanılmaz hafızaya sahip olan Erdoğan’ ın pragmatik (pratiğe yönelik düşünen, faydacı) yanı oldukça güçlü.

Bu pragmatizm, geçmişteki radikal İslamcı çevresinden uzaklaşmasına neden oldu. Bu bize, kendisinin bir zamanlar dini lideri olan Kemal hoca (herhalde Kemal Hud kastediliyor) tarafından üzüntüyle anlatılmıştır.  Erdoğan, aynı pragmatizm nedeniyle politik ajandasında bulunan türban vs. konularının peşine düşmekten kaçınmaktadır.”

20 Ocak 2004...

“Erdoğan’ ın güce duyduğu açlık; parti içinde, sert bir otoriter yönetim uygulaması ve diğer herkese karşı duyduğu derin güvensizlik olarak kendini göstermektedir. Erdoğan ve Emine Hanım’ a yakın bir eski danışman, “Tayyip bey Allah’ a inanır, ama güvenmez” demiştir. Etrafını dalkavuk danışmanlarla çevreleyen Erdoğan, dış dünyadan yalıtıldığı için sağlıklı bilgi alamıyor.” 30 Aralık 2004...

“Erdoğan sağlıksız istihbaratlara ve basında yer alan yanlış haberlere itibar etmektedir. Dar dünya görüşü ve cemaat geçmişinden gelen temkinli yaklaşım alışkanlığı nedeniyle halkla ilişkiler sorumluluklarını yerine getiremiyor.” 30 Aralık 2004...

“Temas içinde olduğumuz birçok kişiye göre; Erdoğan az okuyor ve genelde İslami yayın organlarını takip ediyor. Dışişlerinden gelen analizleri değerlendirmeyi reddediyor. Erdoğan hiçbir zaman dünyaya gerçekçi bir anlayışlar bakmadı ancak Erbakan’ ın yönetimindeki Saadet Partisi tarafından İslami kesimden dışlanacağı korkusu, onun için dönüm noktası oldu.

Erdoğan karizmasına, içgüdülerine, internette yayınlanan komplo teorilerine ve
Neo-Osmanlıcı fantezilerde kendilerini kaybeden danışmanlarının verdiği süzülmüş bilgilere güveniyor. Örneğin İslamcı dış politika danışmanı ve Gül’ ün yakın adamı Ahmet Davutoğlu gibi.” 30 Aralık 2004...

“Başbakanlıktan üst düzey bir yetkiliye göre; iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi lideri Recep Tayyip Erdoğan, etrafındaki kişilerin iyiliğini samimiyetle isteyen, işkolik ve mükemmeliyetçi bir siyasetçi. Bu kişi patronunu ne kadar demokrat biri gibi lanse etse de, anlattıklarına bakılacak olursa Erdoğan, etrafını sıkı otokratik bir anlayışla yönetiyor.”

26 Temmuz 2007...

Yukarıdaki satırların sahibi ben değilim.

Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği ve Konsolosluk çalışanları (iddiaya göre bazılarını bizzat dönemin Büyükelçisi kaleme almış) tarafından ABD’ ye gönderildiği iddia edilen kriptolu belgeler...

Yani nam-ı diğer WikiLeaks belgeleri.

Türkiye’ de bir köşe yazarının kaleme alması durumunda ciddi yaptırımlar uygulanabilecek iddialarla dolu satırlar.

Belirtmeliyim ki; en masumlarını yazdım. Başbakanın şahsiyet analizleri.

Ne iddialar yok ki WikiLeaks’ de...

Başbakanın İsviçre’ deki hesaplarından, Zapsu’ nun (Hafızanızı tazeleyin; bir zamanlar Başbakan’ ın en yakınındaki danışmanıydı. Başbakanın aklındakileri onun ağzından duyardık, nedense sonradan ismini duymaz olduk?!) Tüpraş ihalesinin nasıl yapıldığı itirafından, Abdullah Gül’ ün Feytullah Gülen ile olan ilişkilerine.

ABD’ nin Gül’ e olan desteğinden, Erdoğan-Gül savaşlarına.

Abdülkadir Aksu ve oğlu Murat Aksu’ nun “iş” ilişkilerinden, diğer tüm bakanlara ait özel bilgilere.

Unakıtan’ ın oğlunun muhteşem öngörüler ile yaptığı ithalatlardan, Beşir Atalay’ a ait olduğu pek de bilinmeyen ve yaptığı anketlerle AKP’ nin iktidara gelmesinde payı olduğu söylenen araştırma şirketi ANAR’ a.

The Cemaat’ in iktidar üzerindeki etkilerinden, Türk Silahlı Kuvvetleri’ ndeki ABD-NATO yanlısı “Atlantikçiler” ile “Milliyetçi” lerin çekişmelerine (Bilin bakalım, Özkök Paşa’ nın hangi gruptan olduğu iddia ediliyor?).

Özkök Paşa’ nın ABS Genelkurmay Başkanına yazdığı üç mektuptan, İlker Başbuğ Paşa dönemindeki tutuklamalara, neler var neler...

Belgelerden Ergenekon ve Balyoz davaları da nasibini almıştı:

ABS elçisi Jeffrey, Balyoz davası için “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” demiş. Ancak şunu da eklemişti:

“ABD’ de savcılar bir generali sorgulayacağında, onu ziyaret eder. İddiaları ve haklarını belirtir. Tutuklama kararı ise ancak ciddi kanıtlar elde edilmesi ve mahkemenin kabul etmesi kuvvetle ihtimal bir iddianamenin hazırlanması ile gerçekleşebilir. Burada ise durum farklı; bilgi sahibi olduğu düşünülen isimler bile, elinde otomatik silahlar olan polisler tarafından hemen tutuklanıyor!”

Ergenekon ile ilgili ise; birinci iddianamenin çıkmasının hemen ardından 15 Temmuz 2008’ de  dönemin Büyükelçisi Ross Wilson şunu göndermiş kendi ülkesinin Dışişlerine;

“2500 sayfalık bu iddianame dava ile ilgili çok az şey aydınlattı fakat, iktidara karşı eylem planları olan üst düzey komutan ve şahsiyetlerin tutuklanması ve TSK’ nın buna sessiz kalması, bundan sonraki olası darbe girişimcilerini caydıracaktır.”

 

Daha bir sürü iddia, bilgi, belge...

 

Şöyle bir düşününce, son 10 yılımızda ne kadar çok şey değişti, değil mi?

Çok hızlı ve yoğun yaşadık.

Bir yere doğru sürükleniyor Türkiye. Sürükleniyoruz da nereye?

Lütfen bu sorunun cevabını veriniz içinizden.

Ve cevabınız “daha güzel günlere” minvalinde ise,

Size sorumuz olmaz bundan gayrı, tavsiyemiz olur:

Rahmetli Adile Naşit’ in eski programlarını da izleyin ara sıra,

Daha rahat dalarsınız uykuya...

 

 

 

Sürç-ü lisan ettiysek affola...

Abdül Canbaz

 

<u>Meraklısına NOT:</u>

<em>28 Kasım 2010 tarihinde yayınlanmaya başladı; ABD Dışişleri Bakanlığı’ na ait belgeler, WikiLeaks tarafından.</em>

<em>Yayımlanan 251 bin 287 yazışma içerisinde bilin bakalım en çok konu edilenler arasında kaçıncı sıradaydık?</em>

<em>Ee tabi, diyeceksiniz ki ‘bizim medyamızda çok önem verilmediğine göre’ aşağılarda bir yerdeyizdir.</em>

<em>Yok! </em>

<em>Bizim medyamızda yer verilmeme nedeni o değil,</em>

<em>Medyamızın, medya olmamasından.</em>

<em>Çünkü Ankara, belgelerde sözü edilenler arasında “<strong>ikinci</strong>” sırada idi!</em></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Abdul CANBAZ</category>
      <guid>https://45haber.com/kripto</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Jul 2016 19:47:09 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://45habercom.teimg.com/crop/1280x720/45haber-com/images/2016/07/5-1.png" type="image/jpeg" length="38058"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Reşid Galip (1893-1934)]]></title>
      <link>https://45haber.com/resid-galip-1893-1934</link>
      <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/resid-galip-1893-1934" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tarih; 30 Eylül 2013...

Türkiye Cumhuriyeti’ nin 61. Hükümetinin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, bir demokratikleşme paketi açıkladı. Paket dahilinde, hepimizin ilköğretim boyunca her sabah okuduğu...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[Tarih; 30 Eylül 2013...

Türkiye Cumhuriyeti’ nin 61. Hükümetinin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, bir demokratikleşme paketi açıkladı. Paket dahilinde, hepimizin ilköğretim boyunca her sabah okuduğumuz “Andımız” ın tamamen kaldırılacağını açıkladı.

Bu karar sürpriz değildi. Daha önce, bu yönde çalışmalar yapıldığıyla ilgili bazı haberler sızmıştı.

BDP’ liler “Andımız”ı çocuklarının okumasını istemiyorlardı.

Genel gerekçe buydu.

Andımız “Irkçı”ydı!

 

Tarih; 23 Nisan 1933...

Andımız, 80 yıl önce bu tarihte yazılmıştı.

Yazarı Dr. Reşid Galip’ di. Milli Eğitim Bakanı, o tarihte.

1972 ve 1997 tarihlerinde değiştirilerek, bugünkü halini almadan önceki ilk halini Atatürk’ e O, takdim etmişti:

"Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun."

 

Tarih; 29 Nisan 1920...

14 maddeden oluşan Hıyanet-i Vataniye Kanunu, T.B.M. Meclisi’ nde kabul edildi.

 

Tarih; 18 Eylül 1920...

Hıyanet- Vataniye Kanunu’ na dayanakla İstiklal Mahkemeleri kuruldu.

 

Sabırsızlanıyorsunuz değil mi? Biraz daha sabredin lütfen.

 

Birinci Dünya Savaşı bitmişti ama biz de bitmiştik.

Yaklaşık 500 bin şehit, 400 bin gazi, 1 buçuk milyon kayıp insan!

Ulu önder Mustafa Kemal’ in tabiriyle;

İşte bu ahval ve şerâit içinde başlatılmıştı Kurtuluş Savaşı.

Başlamıştı ama,

Başta Saray’ ın ve dış güçlerin kışkırtmaları sebebiyle, ayaklanma üstüne ayaklanma çıkmaktaydı, Anadolu’ da.

Sadece 1919 ve 1920 yıllarında belli başlı on ayaklanma çıkmıştı.

Çoğu bir Şeriat Devleti kurmak istemi ve Kürdistan talepleriyle çıkan ayaklanmalar.

Şeyh Eşref ayaklanması;

26 Ekim 1919, Bayburt-Hart...

Gerici Delibaş ayaklanması;

27 Eylül 1919, Konya-Bozkır...

Anzavur ayaklanmaları (Anzavur Ahmed);

1 Ekim 1919... Şubat 1920... 15 Mayıs 1920, Çanakkale, Balıkesir...

Düzce ayaklanmaları;

13 Nisan 1920...

Yozgat ayaklanmaları;

15 Mayıs 1920...

Zile ayaklanması;

21 Mayıs 1920...

Milli Aşireti ayaklanması;

Haziran 1920...

Konya ayaklanması;

2 Ekim 1920...

Koçgiri Aşireti ayaklanması;

6 Mart 1921...

Pontusculuk hareketleri;

Milli Mücadelenin başından sonuna kadar, Rum-Pontus devleti Kurmak amacıyla...

Ufakları da sayarsak sayıları daha da artan bu ayaklanmaların yanı sıra,

Asker kaçaklarının artan yağma ve soygunları...

Tüm bu sorunlarla baş etmekte yetersiz ve yavaş kalan mahkemelerin yerine kuruldu İstiklal Mahkemeleri.

Hani muhafazakar kesimin “30 bin kişiyi astı” dediği mahkemeler.

Toplam 60 bine yakın kişinin yargılandığı bu mahkemelerde verilen idam cezası sayısı daha fazla olsa da, iddiaların aksine bu cezanın uygulandığı kişi sayısı, 1., 2. ve 3. dönem mahkemeleri dahil olmak üzere, toplam 1630’ du (Doktora tezi, Ergün Aybars, Prof.Dr.).

Tarihteki ilk örnek, bizim İstiklal Mahkemelerimiz değildi.

Örneğin; demokrasinin beşiği Fransa’ da Fransız devrimi sonrası 1793-94 arası kurulan İstiklal Mahkemesi, 2774 kişiyi idam cezasına çarptırmıştı. Ayrıca o iki yıl boyunca, 17 bin kişi ölüm cezasına çarptırıldı.

Neyse konumuz İstiklal Mahkemeleri değil, geçelim...

Konumuz Reşid Galip, Andımız’ ın yazarı.

Ee, onca satır neden İstiklal Mahkemesi anlattık, peki?

Çünkü, T.B.M.M.’ inde Dr. Tevfik Rüştü (Aras) ve Refik Şevket (İnce) beylerin önderliğinde görüşülen önerinin kabulü ile kurulan bu mahkemelerin en önemli üyelerinden biri; “Andımız” ın Reşid Galip’ di.

Meclis, mahkemelerin üyelerinin kendi üyeleri arasından seçilmesini istiyordu.

Çeşitli güçlerin desteği ve azmettirmesi ile “şeriat devleti kurulmasını amaçlayan” isyanlara katılan ve/veya destek verenleri, halkı kışkırtanları yargılayan mahkemenin en önemli yargıçlarından biriydi Dr.Reşid Galip.

Aslında Mersin’ de sıradan bir doktordu Reşid Galip.

Aynı zamanda Mersin Türk Ocağı Başkanı idi.

O vasıfla bir konuşma yapacaktı, Ulu Önder’ in 1923 sonlarına doğru çıktığı güney gezisinde.

Ve fakat, korkudan yapamıyordu. Atatürk sinirliydi....

Trenden inişinde ve sonrasında yapılan “Maskaralık ve Yağcılıklar” nedeniyle sinirliydi.

(Rica üzerine) Latife hanımın Ata’ dan izin istemesiyle başlayabilen samimi konuşması, olumlu tesir yaratmıştı.

Halkın içinde çalışan bu genç doktor, Atatürk’ ü etkilemişti.

O kadar etkilenmişti ki; bu geziden bir hayli sonra, Reşid Galip’ in milletvekili adayı olmasına karar verdi.

Fikirlerini açıklamaktan asla geri durmayan, güzel ve etkili konuşan bir yapısı vardı.

Öyle ki bir gün...

Parti toplantılarından birinde yaptığı konuşmada, Kürtlük konusunu gündeme getirerek;

Hükümetin o illerde halkı rencide ettiğini dile getirince Başbakan İsmet Paşa ile araları bozulacak ve bu hadise İsmet Paşa’ nın kendisini hiç affetmemesine yol açacaktı.

Sonrasında Atatürk’ ün de etkisiyle 1932-1933 yılları arasında Milli Eğitim Bakanı’ lığı görevini üstlendi.

Üniversite reformunu başlattı ve yurt dışından gelen hocaların ülkemizde kürsü kurmasını, öğretmenlerin genel bütçeden maaş almasını sağladı.

Fakat 1933 yılında yakalandığı zatürreyi yenemedi.

Namuslu ve vatanperver Reşid Galip, 1934 yılı başlarında hayatını kaybetti.

Ama hakkında ne yazarsak yazalım,

Bir kesim onu “İstiklal Mahkemesi Üyesi” olarak biliyor.

Ve Reşid Galip’ in yazdığı Andımız, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında <u>daha demokratik bir Türkiye yaratmak adına</u> “tamamen” kaldırılıyor.

 

Ne de olsa içinde, hem de birkaç yerde “Türk” e vurgu var.

Sadece O’ na mı?

“Atatürk” e, “Türk Varlığı” na, “Ülkü” ye, “Doğruluğa, Çalışkanlığa, Bizi biz yapan değerlerimize” de vurgu var.

 

Ve bu zamanlarda, bu kadar <strong>“vurgu”</strong> demokratik değil, bunu kaldırın diyorlar!

Kim diyor?

Ah..! Bir bilsek.

 

 

Sürç-ü lisan ettiysek affola...

Abdül Canbaz

 

<u>Meraklısına NOT:</u>

<em>Yetiştirdiğimiz evlatlarımıza vasiyetimizdir: Okusun, okutsunlar...</em>

Türküm, doğruyum, çalışkanım.

İlkem;

Küçüklerimi korumak,

Büyüklerimi saymak,

Yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm;

Yükselmek, ileri gitmektir.

 

Ey büyük Atatürk!

Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe, hiç durmadan yürüyeceğime <strong>and</strong> içerim.

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.

 

Ne mutlu Türküm diyene!</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Abdul CANBAZ</category>
      <guid>https://45haber.com/resid-galip-1893-1934</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Jul 2016 19:46:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://45habercom.teimg.com/crop/1280x720/45haber-com/images/2016/07/5-1.png" type="image/jpeg" length="37370"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dergah!]]></title>
      <link>https://45haber.com/dergah</link>
      <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/dergah" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İki haftalık aradan sonra yine birlikteyiz.

“Tarih tekerrürden ibarettir derler,

İbret alınsaydı hiç, tekerrür eder miydi tarih.”

Böyle demişti milli şairimiz M.Akif Ersoy....]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[İki haftalık aradan sonra yine birlikteyiz.

<em>“Tarih tekerrürden ibarettir derler,</em>

<em>İbret alınsaydı hiç, tekerrür eder miydi tarih.”</em>

Böyle demişti milli şairimiz M.Akif Ersoy.

<em>Tamamen doğru.</em>

Türkiye ve Ortadoğu tarihini okudukça, karşılaşma sıklığı bakımından dikkatinizi çeken bir tarikat ve onun ülkelerdeki kollarına rastlarsınız.

Gümüşhanevi Dergahı...

Nakşibendi bir dergah.

Kurucusu, Gümüşhaneli bir tüccarın oğlu olarak 1813’ de doğan ve babasının ısrarlarına rağmen İstanbul’ a gelip, medrese eğitimi alan Şeyh Ahmed Ziyaüddin Efendi.

Nakşibendi Abdurrahman el-Harputi’ nin öğrencisi oldu.

1844’ de müderrislik icazeti ve Beyazıt medresesinde dersler.

Cağaloğlu’ ndaki Fatma Sultan Camii’ inde irşada başlayınca bu camii zamanla Gümüşhanevi Dergahı olarak anılmaya başladı.

Dergah esasen Nakşibendiye Halidiye idi. Yani Nakşibendi tarikatının Halidiye koluna bağlıydı.

Bu kolu ise 1779-Süleymaniye (Kuzey Irak) doğumlu, Halid-i Bağdadi kurmuştu.

Soyunun Hz. Muhammed (S.A.V.)’ e dayandığı iddia edilir. Ama diğer yandan da Kürt olduğu biliniyor.

 

Böyle içinden çıkılamaz olay ve ilişkiler de hep bizi buluyor. Neyse biz devam edelim.

 

Esasen Nakşibendilik tıpkı Bektaşilik gibi Yesevilik’ ten doğmuştu.

Hatırlatalım, Yesevilik tarihteki ilk Türk tasavvuf düşüncesi idi. Kurucusu Hoca Ahmed Yesevi idi. 1093 Türkistan doğumlu idi. Türklere İslam’ ı öğretmeyi amaçlıyordu.

Her iki hareketin kurucuları üzerindeki tesiri çok güçlü olmasına rağmen, Nakşibendilik son 400-450 yıldır Anadolu’ da önemli bir hakimiyet kurdu. Ve önce Yeseviliğin, sonra ise Bektaşiliğin (Yeniçerilerin yok edilmesini de bu kapsamda değerlendirebiliriz, 15-16 Haziran 1826) erimesinde etkili oldu.

Gümüşhanevi dergahı; kurulduğu günlerden bu yana, genel olarak bildiğimiz dergah yapısının dışında, sadece ruhevi olarak değil dünyevi olarak da oldukça aktif bir rol üstlendi.

Örneğin, dergaha bağlı olduğu söylenen iki Cumhurbaşkanımız var. Sayın Abdullah Gül ve merhum Turgut Özal.

Dergaha gönül verdiği iddia edilenlerin çoğunu siyasetten tanıyoruz:

Recep Tayyip Erdoğan, Necmettin Erbakan, Korkut Özal, Recai Kutan, Kemal Unakıtan, Temel Karamollaoğlu, Lütfi Doğan, Kahraman Emmioğlu... liste uzayıp gidiyor.

Tabii öyle mi değil mi bilmiyoruz ama eğer gerçekse Türkiye’ nin özellikle son 25 yılındaki hükümetlerde bu dergahın ciddi söz sahibi olduğunu söyleyebiliriz.

Aslında bu listeyi incelediğimizde isimlerin çoğunun Adalet ve Kalkınma Partisi öncesi; 1970’ de kurulan Milli Nizam Partisi’ nde, ardından 1972 Milli Selamet Partisi’ nde, 1983 Refah Partisi’ nde, 1998 Fazilet Partisi’ nde ve en son 2001 Saadet Partisi’ nde olduklarını görüyoruz.

Bu isimlerle birlikte, Bülent Ecevit ve Nazım Hikmet’ in de Nakşibendi ailelerin çocukları olduğunu belirtelim. Yani haklarında “Sabetayist (Müslümanlığa geçmiş gibi görünen Museviler)” iddiaları bulunan isimler...?!

 

Yukarıdaki partiler ile ilgili algı özetle nedir?

Milli Görüş.

Esasen Milli Görüş, Gümüşhanevi dergahı kurucusu Ahmed Ziyaüddin Efendi’ nin taa 1800’ lü yıllarda hayata geçirdiği bir hareket.

Yani dergahın dünyevi olaylara müdahil olması, kurucusuna kadar uzanıyor:

Belirttiğim gibi kendisi tüccar bir aileden geliyordu. Müritlerinde de esnaf çoktu.

1840’ lı yıllarda yabancı bankalar aracılıyla artan yurtdışı sermaye girişine karşı, yerli sermayeyi destekleyen yardım sandıkları kurdu.

İş bilen ama parası olmayan girişimcilerle şirketler kurdu, kurdurdu.

Milli sermayeyi oluşturma ve geliştirme amaçlı bu sandıklar, belki isim ve işlev değiştirdi, ve fakat ama günümüze kadar gelmeyi de başardı. Milli Görüş Hareketi oldu.

Dolayısıyla Şeyh Ahmed Ziyaüddin Efendi, Avrupa’ daki milliyetçilik akımlarının Osmanlı’ da yankılandığı sıralarda ‘Milli İslamcılık’ olgusunu ortaya çıkarmıştı.

Tıpkı dergah gibi Nakşibendi tarikatının Halidiye koluna bağlı olan, Türkiye ile ilişkilerinde hep iniş çıkış yaşasa da, sürekli ilişki içinde kalan bir aile var.

Barzaniler...

Tıpkı Kuzey Irak’ taki ve Türkiye’ nin Güneydoğu’ sundaki birçok insanımız gibi...

Türkiye-Kuzey Irak ilişkilerini bu yönüyle de irdelemek gerekir mi?

ABD bu ilişkilerin neresinde?

Mesela, ABD’ nin Irak’ a girmesi sonrası ABD ordusu ile mücadele eden gruplardan biri;

Nakşibendi Tarikatı Bağlıları Ordusu.

Bu bize; tarikatın tasavvuf ile günümüz dünyası arasında güçlü bağları olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Gerek Arap ve Kürtlerin, gerekse Türklerin devlet yönetimlerinde söz sahibi olmayı, politika üretmeyi başaran bir tarikat ve farklı ülkelerde ona bağlı olan dergahlar.

 

Tabii bunları düşününce, akla şu sorunun takılmaması olası değil...

Tüm bu milletler, yöneticiler, siyasi aktör ve liderler...

Madem hepsi benzer düşünce ve inançlara sahip ve dünyaya aynı pencereden bakıyorlar, neden bölgelerinde kendi milletlerinin hakim olmasını sağlamak yerine, batının ülkelerimiz üzerindeki hedeflerine bir şekilde hizmet ediyorlar?

Neden kendimizi yüzyıllardır bu ‘böl-yönet’ taktiğinin tam ortasında buluyoruz?

Tam bir şeylere soyunulacakken neden hep bizim ülkelerimizde isyanlar çıkıyor?

Lozan görüşmelerinde Musul, Kerkük ve Süleymaniye’ nin bize geri verilmesi, İngilizler tarafından sulandırılınca; Mustafa Kemal, Kuzey Irak için çizmelerini giyiyor söylentileri çıkar.

Tesadüfen, tam da bu sırada, Şeyh Said isyanı çıkar.

Dedim ya tesadüf!

Yersen...

Neden Şeyh Said isyanları, Menemen olayları, Kürtlerin özgürlük talepleri ve Arap baharları oluyor da,

<strong>Fransız isyanları, İtalyan olayları, İspanyolların özgürlük talepleri ve İngiliz baharları olmuyor?!</strong>

 

Sürç-ü lisan ettiysek affola...

Abdül Canbaz

 

<u>Meraklısına NOT:</u>

<em>Nisan 2013’ de Gümüşhane AKP İl Başkanı bir çağrıda bulundu: ‘2013 yılı Gümüşhane’ de Ahmed Ziyaüddin-i Gümüşhanevi yılı ilan edilsin. Herkesi bu anlamda bu şerefli yola hizmet için yarışa davet ediyoruz.’</em>

Onun gibi milliyetçi olunacaksa, neden olmasın.</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Abdul CANBAZ</category>
      <guid>https://45haber.com/dergah</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Jul 2016 19:45:25 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://45habercom.teimg.com/crop/1280x720/45haber-com/images/2016/07/5-1.png" type="image/jpeg" length="96255"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Heyhat..! Didem Tayt Giymiş!]]></title>
      <link>https://45haber.com/heyhat-didem-tayt-giymis</link>
      <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/heyhat-didem-tayt-giymis" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[23 Ağustos’ da gazeteler şöyle yazıyordu:

Fethiye’de tatil yapan hakim stajyer Didem Yaylalı otel odasında ölü bulundu. Alkol aldığı öğrenilen Yaylalı’nın odasında antidepresan ilaç bulundu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>23 Ağustos’ da gazeteler şöyle yazıyordu:

<em>Fethiye’de tatil yapan hakim stajyer Didem Yaylalı otel odasında ölü bulundu. Alkol aldığı öğrenilen Yaylalı’nın odasında antidepresan ilaç bulundu.</em>

Ölümünün ardından; disiplinsizlik ve evrakta sahtecilik nedeniyle atamasının yapılmadığını açıkladı, Hakim ve Savcılar  Yüksek Kurulu.

<strong>Yani göreve verilmeyişinin nedeni,</strong>

<strong>Sosyal medyanın iddia edildiği gibi alkol aldığı yada tayt giydiği için değildi.</strong>

HSYK yaptığı açıklamada “Bu konular onun özel hayatı, bizim bilgimiz yok bu konularda” dedi.

Ya, ne diyecekti?

Bu sorunun yanıtını ve gerçekte sebebin ne olduğunu vicdanlara bırakmakta fayda var vesselam.. En nihayetinde ileri demokrasideyiz.

Allah (c.c.), bir türlü hakim olamayan bu genç hakim adayımıza rahmet eylesin.

Bugün sevgili Ayşe Arman’ ın köşesinde Evrim Ortakçı ile yaptığı röportaj var.

Bu yazıyı da, bu röportajı okurken kendime çok kızdığım için yazıyorum:

Fethiye’ de bir otel odasında ölü bulunan bir stajyer gencin haberini okuduktan sonra ne yaptık? Biraz vicdanımız olanlar “Allah rahmet eylesin” dedik herhalde.

Malum alkol alıyor, antidepresan ilaçlar kullanıyor ve tayt giyiyor...

Evrim Ortakçı ise bambaşka bir hikaye anlatıyor vefat eden Didem hakkında.

Evrim Ortakçı, ev arkadaşıymış Didem’ in. Daha doğrusu kendi tabiri ile kardeşi.

Didem’ i şöyle tarif ediyor:

<em>1.55 boylarında, çıtı pıtı, Konya’ da okumuş. Diğer Ankaralı kızlara kıyasla daha muhafazakar. Alkolik dendi O’ nun için ama; içelim desek bir taneden biradan fazlasını içemezdi, uyum sağlamaya çalışır ama bünyesi kaldırmazdı.</em>

<em>Tayt giyerdi diyorlar. Sanki tayt giymek suçmuş gibi (Heyhat..!). Oysa Didem evden çıkmadan önce “Evrim, oram gözüküyor mu? Buram gözüküyor mu? diye on kere sorardı.”</em>

Peki Sahte Rapor, Evrakta Sahtecilik?

<em>Evimiz, birinci kattaydı ve soğuktu. Sürekli hastalanıyorduk. Didem’i öksürük krizinde hastaneye karda kışta zor yetiştirdiğimi çok bilirim. Yine öyle bir şey yaşadık, o zaman arabam da yoktu, zar zor taksi bulduk, Çağ Hastanesi’ne gittik. O ara, sürekli rapor alıyordu çünkü zatürre başlangıcı teşhisi koymuşlardı, ayağa kalkacak hali bile yoktu. Ve tabii stajına gidemiyordu. Güya o hastaneden aldığı raporda ‘evrakta sahtecilik’ yapmış. Oysa başhekim sonradan çıktı: “Kızın hatası yok. Biz evrakları eksik vermişiz. Gerçekten hastaydı” dedi. Güya devleti kandırmış. Didem; bırakın devleti, hiç kimseyi kandırabilecek biri değildi. Zaten ilk suçlamayı duyduğunda şoka girdi. “Bir yanlışlık olmuştur mümkün değil” dedi… </em>

Fakat geri adım atılmadı. Evrak sahteydi.

Doktor imzası yoktu!

Evrim Ortakçı bu olayın 2012 Temmuz’ unda olduğunu, bu olaydan sonra da Didem’ in atamasının yapılmadığını anlatıyor:

<em>Oysa, hakim olmayı gerçekten hak etmişti. Çok da iyi bir hukukçuydu. İnanılmaz çalışkandı. Bingöl, Bitlis, neresi olursa gidecekti. Hayatını buna vakfetmişti. Ve olmayacağına dair hiçbir şüphesi yoktu. Hatta başka bir şey söyleyeyim: Didem, AK Parti’ye oy vermişti. Bazı fikirlerimiz uymuyordu onunla, “Sağlıkta şöyle şöyle iyileştirmeler yaptılar”, “Bak çok az para vererek Çağ Hastanesi’ne gidebiliyorum.” diyordu. İşte böyle bir kızı, “evrakta sahtecilik yaptı” diyerek yaktılar. Didem, karşı dava açtı ve süreç başladı. “Adalet var! Bunu bana yapamazlar” dedi, güçlü durmaya çalıştı. Nafile…</em>

Bakın arkadaşı Neden Didem sorusuna nasıl yanıt veriyor? Demokratik değil ama dramatik:

<em>Biz genç insanlarız, belli bir sosyal hayatımız var. Olması da suç değil. Ama onun döneminden şu an savcı ve hâkim olan pek çok kişi, dışarı bile çıkmazlardı. “Evde buluşalım” derlerdi. Ya da dışarı çıktığımızda, tanıdık birini gördüklerinde, bulunduğumuz yerden kaçarlardı. Onlar içtikleri içkiyi kimseye göstermezlerdi, gizli içerlerdi. İçki içmek suç değil ama o camiada, adı konmamış bir mahalle baskısı var. Didem hafta içi, döpiyeslerle dolaşan bir kızdı. Yakışırdı gerçi ama gömlek, etek ve kol düğmeleriyle dalga geçerdim. Ama evet, hafta sonu tayt giyerdi. Bu da nasıl bir suçtur anlamak mümkün değil! Diğerleri ise, hafta sonu da hâkim-savcı gibi giyinirlerdi, “Biri görür ve hakkımızda dedikodu yapar ve mesleğimizden oluruz” diye. Ama yine de Didem’in aklına, “Tayt giymiş, bir bira içmiş” bunların sorun yaratacağı gelmiyordu.</em>

Didem, zatürresinin sürekli nüksetmesi nedeniyle aldığı üst üstte raporlarda yapılan hatanın hastane tarafından kabul edilmesinin ardından kendi durumu ile ilgilenen hakimler kurulu üyeleri ile tek tek görüşmüş.

Hakimlerden birinin dediği iddia edilen enteresan bir cümlenin anlamının tam çözememiş Didem:

“Konservatif olman lazım. Belki de olamadığın için ataman yapılmadı.”

Konservatif olmak ne demek diye sormuş birilerine Didem. Onlar da “Hayat tarzınla ilgili olabilir mi?” demişler!

Bu süreçle birlikte; 8 yıllık eğitim hayatının ardından hakim olamayan Didem, depresyona girmiş ve bir gün kimseye haber vermeden Fethiye’ ye gitmiş.

Sonrası malum.

 

23 Ağustos’ ta intihar eden Didem’ den 224 yıl önce, yine bir Ağustos ayı sonları...

28 Ağustos 1789.

Fransa’ da “İnsan ve Vatandaş Hakları Demeci” yayımlandı. Neredeyse bizim ileri demokrasimizi tarif ediyordu:

<em>İnsanlar, hakları bakımından hür ve eşit doğarlar ve öyle kalırlar. Bu haklar; hürriyet, mülkiyet, güvenlik ve zulme karşı direnme haklarıdır. Her türlü egemenlik esas olarak milletindir (kralın değil). Kanun, millet egemenliğinin ifadesidir. Her vatandaş hür bir şekilde konuşabilir, yazabilir ve yayında bulunabilir. Kamu düzenine dokunmadıkça, kimse dini ve siyasi inançlarından dolayı kınanamaz.</em>

Nokta.

 

Sürç-ü lisan ettiysek affola...

Abdül Canbaz

 

<u>Meraklısına NOT:</u>

<em>İnsan ve Vatandaş Hakları Demeci aslında; kendisinden 13 yıl önce, 4 Temmuz 1776’ da Amerika’ da ilan edilen Bağımsızlık Bildirgesi’nde olan bu temel kavramların Avrupa’daki yansımasıydı.</em></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Abdul CANBAZ</category>
      <guid>https://45haber.com/heyhat-didem-tayt-giymis</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Jul 2016 19:44:31 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://45habercom.teimg.com/crop/1280x720/45haber-com/images/2016/07/5-1.png" type="image/jpeg" length="45392"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[30 Ağustos 2013]]></title>
      <link>https://45haber.com/30-agustos-2013</link>
      <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/30-agustos-2013" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Aslında yazmayacaktım bugün, ve fakat gazetede gördüğüm habere dayanamadım.

Yıl 1922.

91 yıl önce bugün.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ nin son günü.

Türk birliklerinin...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<strong>Aslında yazmayacaktım bugün, ve fakat gazetede gördüğüm habere dayanamadım.</strong>

Yıl 1922.

91 yıl önce bugün.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ nin son günü.

Türk birliklerinin başarısı ile sonuçlanan muharebeye Mustafa Kemal komuta ettiği için bu isimle andık zaferi.

Önceden bıyık altından dudak bükenlerin,

Şimdilerde hakaret etmekten korkmaz hale geldikleri Mustafa Kemal.

Kendi taktıkları boyunduruklara aldırmadan küçümsedikleri, ancak Allah (c.c.)’ ın izniyle başarılabilecek bir büyük mücadeleyi kazanan Mustafa Kemal.

Hiçbir ülkeye gitmeyen liderleri bile ayağına getirten Mustafa Kemal.

Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önderimiz, 20 Nisan 1931 tarihindeki seçim nedeniyle yazdığı beyannamede meşhur ilkeyi ilk defa dile getirmişti:

“Cumhuriyet Halk Fırkasının müstakar umumî siyasetini şu kısa cümle açıkça ifadeye kâfidir zannederim: Yurtta sulh, cihanda sulh için, çalışıyoruz”.

Yurtta sulh, cihanda sulh.

Bu itibarla komşu Suriye ile olan ilişkileri de özeldi.

Kurtuluş savaşı zamanında Suriye’ de Faysal rüzgarı vardı. Fakat ülkede Fransız mandası  vardı, Fransızlar her yerde idi.

Ve Faysal, Şam doğumlu Türk subay Albay Hayati beyin Suriye başkomutanı olmasını istiyordu.

Kendi ülkesi gibi bağımsızlık mücadelesi içinde olan Suriye’ nin yanında olmak isteyen Atatürk, Hayati beyin Suriye’ ye gitmesine izin verdi.

Fransızlara karşı Faysal’ ı, Arap milliyetçiliğini destekledi. Özgür Suriye’ nin kurulmasını Türkiye’ nin faydasına görüyordu. Faysal da, Türk Milletinin özgürlük arayışında, bu desteği karşılıksız bırakmadı.

Bu Türk-Arap ilişkileri açısından da çok önemli bir adım oldu.

Suriye ve Türkiye arasındaki bu yakınlaşma, Anadolu’ nun Fransızlardan temizlenmesinde rol oynadı.

Ve fakat Suriye’ yi Fransız hakimiyetinden kurtaramadı.

Ama Atatürk, gerek yaptığı uluslararası antlaşmalarda ve gerekse konuşmalarında hep Suriye’ den bahsederek Fransızların bölgede geçici olduğunu vurgulamaya devam etti.

15 Nisan 1946’ ya kadar Suriye özgür olamadı.

 

Gelelim bugünkü habere:

<em>Suriye’ nin Türkiye’ ye saldırma ihtimaline karşı:</em>

<em>Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, "Uluslararası normların korunması uluslararası toplumun önceliğidir. Türkiye ile savunma anlaşmamız var. Müttefikimiz Türkiye'yi savunmaya yönelik taahhüdümüz var" dedi.</em>

 

Komşularla sıfır sorun..!

 

Zafer bayramımız <strong>kutlu</strong> olsun.

 

Sürç-ü lisan ettiysek affola...

Abdül Canbaz

 

<u>Meraklısına NOT:</u>

<u>Kut</u>: <em>Türk, Moğol ve Altay şamanizminde ve halk inancında kutsal enerji, yaşam gücü.</em></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Abdul CANBAZ</category>
      <guid>https://45haber.com/30-agustos-2013</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Jul 2016 19:43:36 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://45habercom.teimg.com/crop/1280x720/45haber-com/images/2016/07/5-2.png" type="image/jpeg" length="13672"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Samizdat]]></title>
      <link>https://45haber.com/samizdat</link>
      <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/samizdat" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İki haftalık tatilin ardından, bu satırlarda buluştuk yeniden.

Geçmiş Ramazan bayramınız mübarek, tuttuğunuz oruçlar da kabul olsun dileklerimle...

 

“İtirafları” sonrası Türkiye’ nin ad...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[İki haftalık tatilin ardından, bu satırlarda buluştuk yeniden.

Geçmiş Ramazan bayramınız mübarek, tuttuğunuz oruçlar da kabul olsun dileklerimle...

 

“İtirafları” sonrası Türkiye’ nin adını sıklıkla duyduğu, ve fakat güzel ülkemin bir rutini olarak, ardından hemencecik unutulan bir isim medyadaydı, bu aralar.

Tuncay Güney...

1972 yılında Çorum’ un bir köyünde doğan bu zat, ortaokul mezunuydu. Gazeteci oldu.

Sabah gazetesinde ofisboy olarak çalışmaya başladı. Gülen cemaati, Samanyolu TV ve ardından Bülent Ecevit’ le Recep Tayyip Erdoğan’ la yapılan röportajlar.

Sonra cemaat düşmanlığı. İrtica ile ilgili haberleri içeren dergiler.

Sonrasında MİT’ ile ilişkiler, Mehmet Eymürler (Susurluk Raporu’ ndan hatırlayın).  Sonra?

Sonrası malum, itirafçı oldu.

Kendisinin ruhsal olarak Musevi olduğuna inanıyor.

Peki, onunla başlayan Ergenekon davasında, dava ile resmi olarak nasıl bir ilişkisi olduğunu biliyor musunuz?

Yani sorum o ki;

Tuncay Güney bu davada ne idi?

Onun verdiği bilgilerle başlatılan operasyonlar sonucunda, yıllarca süren ve ancak yakın zamanda sonuca ulaşabilen bu davada Tuncay Güney;

Tanık mı? Müşteki (şikayetçi) mi? Mağdur mu? Sanık mı?

Bu satırların okurları, yanıtı bilemeseler bile tahmin edecekler.

Cevap: Hiçbiri!...

 

Rusya, tıpkı güzel ülkem gibi “olağanüstü”, “baskı”, “sansür”, “ihtilal” kelimelerinin sık hatırlandığı bir ülkedir.

İşte böyle sıkıntılı zamanlarda başa gelebilecek birçok tehlikeyi göze alarak yazılan, gizli gizli dağıtılan kitaplara “Samizdat” adını vermiş, Ruslar.

Sonraları tüm dünyada kullanılan ortak bir isim olmuş.

Ergenekon kapsamında tutuklanan ve sonrasında salıverilen araştırmacı-gazeteci-yazar Soner Yalçın’ ın tutuklu iken kaleme aldığı kitabın ismi de: Samizdat.

Dünyaya bakışı ne olursa olsun gerçekleri bulmayı ve özgün sentez yapmayı şiar edinen yazarları okumak; kendini geliştirmenin, düşünen bir varlık olmanın, hasılı yüce bir milletin bireyi olmanın gereği.

Kitap; zaman zaman insanın hafızasını tazeleyen, zaman zaman ise inanması güç olayları ve ilişkileri anlatılıyor, Ergenekon süreci ile ilgili.

Öyle ki; şimdiye kadar kitabın, içerdiği nedeniyle dünya kadar davaya konu olmamış ve tekzip almamış olmasına şaşırıyorsunuz.

Ve Yalçın bir soru sormuş kitabın başlığının hemen altında:

“Hakikatlere Dayanacak Gücünüz Var Mı?”

Şahsen ben, kendimde bu gücün olduğuna inanırdım.

Yokmuş!

 

 

Sürç-ü lisan ettiysek affola...

Abdül Canbaz

 

<u>Meraklısına NOT:</u>

<em>Kitaptan:</em>

<em>“Tuncay Güney’ in Samanyolu TV’ de yaptığı Zirvedekiler adlı programın konuklarından biri, parapsikoloji uzmanı Mehmet Ayrancı idi. Ayrancı’ nın yardımcısı ise sonradan Güney’ in babasıyla da yakın ilişki kuracağı bir isimdi: Volkan Kemal ERGENEKON! Emekli Albay Necabettin Ergenekon’ un oğlu...”</em></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Abdul CANBAZ</category>
      <guid>https://45haber.com/samizdat</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Jul 2016 19:42:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://45habercom.teimg.com/crop/1280x720/45haber-com/images/2016/07/5-2.png" type="image/jpeg" length="16434"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dersimiz: Ergenekon]]></title>
      <link>https://45haber.com/dersimiz-ergenekon</link>
      <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/dersimiz-ergenekon" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hafızamızı tazeleyelim.

 

 

 

Tuncay Güney’ in ani gelişen “itirafları” ile adını duyduğumuz; telefon görüşmelerini içeren tapelere, çok gizli kriptolara, gizlemeye pek gere...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[Hafızamızı tazeleyelim.

 

 

 

Tuncay Güney’ in ani gelişen “itirafları” ile adını duyduğumuz; telefon görüşmelerini içeren tapelere, çok gizli kriptolara, gizlemeye pek gerek duyulmayan ve hızla ulaşılabilen kanıtlara ve hepsinin ötesinde; adeta insanüstü öngörülere dayandırılarak Ocak 2008’ de yapılan bir dizi operasyonla başladı, “Ergenekon” adı verilen iddianameyi konu alan mahkeme süreci.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ise; 5 Ağustos 2013 tarihinde verdiği kararla, bu isimde bir terör örgütünün var olduğunu tescilledi, hukuken.

Tabii Yargıtay ve daha ileri hukuki süreç devam edecek kuşkusuz.

Ergenekon davasının nasıl başladığını, nasıl geliştiğini bir dizi yazıyla bu satırlara taşıyacağız önümüzdeki haftalarda ve fakat şimdiki konumuz farklı.

 

Ergenekon Destanı...

Neden bu isim?

Bu ülkedeki ve dünyadaki Türkler için çok önemli olan bu isim, Cumhuriyet tarihimizin en çok soru işareti taşıyan davalarından birine neden ve nasıl başlık olur?

 

Çok eski eserlerde Ergenekon’ un, Altay sıra dağlarındaki (Kazakistan, Rusya, Moğolistan  ve Çin arasında) Beluça dağında (Rusya’ da, Altay dağlarının en yüksek tepesi) vuku bulduğu söylenmektedir.

Efsane olmuş tüm diğer destanlar gibi; önce sözlü olarak dilden dile aktarılan Ergenekon, sonraları yazılı hale gelmiş.

Destanın iki kısımdan oluştuğu söylenebilir;

Bir bozkurdun koruma ve himayesi sayesinde Türk soyunun devamlılığının gerçekleştiği ilk kısım (Bozkurt Destanı),

Türklerin geçit vermeyen dağlarla çevrili bir vadiye yerleşmelerini ve daha sonra buradan çıkmalarını içeren ikinci kısım (Ergenekon Destanı).

Bu iki destan, sonraları Ergenekon adı altında birleştirilmiş gözüküyor.

Daha eskisini bilmiyoruz ama M.S. V ve VI. yüzyıllardaki Çin kaynakları; bir savaş sonrası kavminin tek kalan erkek çocuğunun bir bozkurt tarafından bulunduğunu, büyütüldüğünü ve ölümden kurtularak soyunu devam ettirdiğini anlatır. Böylece Göktürk’ lerin soyu devam etmiş olur.

Destan özetle şöyle:

Kendilerine karşı birleşen düşmanları ile savaşa girdiklerinde; Türklerin başında İl Kağan vardı. Savaş sonrasında birçok oğlundan sadece Kayı (Kayan) adlı oğlu ile yeğenlerinden Tokuz Oğuz (Dokuz Oğuz) sağ kalmıştı. Esir alınan Kayı ve Tokuz Oğuz eşlerini de alarak kaçmayı başardılar.

Ve fakat her tarafları düşmanla dolu olduğu için, görebildikleri en yüksek dağa doğru kaçmaya başladılar. Atların bile güçlükle yürüdüğü uzun bir yolculuk sonrası, tek çıkışın geldikleri yol olduğu, tepelerle çevrili bir yere geldiler. Gerek akarsuları gerekse bitki örtüsü ile son derece verimli olan bu vadiye, Ergenekon dediler.

Yıllar geçti...

Kayı’ nın daha çok olmak üzere, her ikisinin de birçok çocuğu oldu. Kıyı’ dan olanlara Kayat, Tokuz Oğuz’ dan olanlara ise Tokuzlar ve Türülken dediler.

Dört yüzyıl boyunca tekrar güçlü ve kalabalık bir kavim oldular.

Ergenekon’ a sığmaz olunca, çare bulmak için topladıkları Kurultayda şu kararı aldılar:

“Ergenekon’ dan bir çıkış bulunacak. Dışarıda kim bize dostluk ederse dostumuz, kim düşmanlık ederse düşmanımız kabul edilecek.”

Çıkış yolunu bulamayınca; bir demircinin verdiği akla uyup dağda buldukları demir madenini eritmeyi ve sonunda da bir yol açmayı başardılar.

Sonrasında...

Nereden peydah olduğu bilinmeyen, gök yeleli bir bozkurt çıka geldi. Ve Türk’ ün önünde durdu. O an anladılar ki; yolu bu bozkurt gösterecekti. O önde, Türkler arkada Ergenekon’ dan çıkıldı.

Bu çıkış zamanında, Türklerin önderi Börteçine (Bozkurt) Kağandı.

Bozkurt’ un önderliğinde Ergenekon’ dan çıktıkları o yılı, o günü hiç unutmadı Türkler.

Her yıl o günü, 21 Mart’ ı törenlerle kutladılar.

21 Mart’ ta, demir eritilir.

Türk kağanı demiri kıskaçla tutup örse koyar ve dövmeye başlar. Sonrasında diğer beyleri de aynısını yapar.

 

Evet

İster destan deyin, ister efsane...

Ergenekon Türklere aittir.

Bize ait olan birçok destandan biridir. Ve fakat en önemlisidir.

 

İşte beğenmediğimiz Batı ile olan temel farklarımızdan biri..!

Onlar ülkelerinin 300-500 yıllık tarihleri sırasında, birbirleri ile yaptıkları savaşları göklere çıkarırlar,

Biz ise gökler kadar eski ve köklü olan tarihimizin en yüce efsanelerini yerin dibine sokarız, sulandırıp, yıpratmaya çalışırız.

 

“Türk milleti” demekten imtina eder bir hale geliriz.

...

 

Ramazan bayramınız mübarek olsun.

 

Sürç-ü lisan ettiysek affola...

Abdül Canbaz

 

 

<u>Meraklısına NOT:</u>

<em>“Ergenekon davası Temmuz 2008’ de başladı. Ağustos 2009’ da Danıştay saldırı davası ile resmen birleştirildi. Danıştaya ne zaman saldırı yapılmıştı? </em>

<em>Tabii yine gitti sizin hafızanız... 17 Mayıs 2006’ da.</em>

<em>Ee noolcak yani? diyorsunuz değil mi?</em>

<em>Olacağı şu:</em>

<em>Bu iki davanın birleştirilmesiyle;</em>

<em>O zamana kadar aktif olarak fiili silahlı bir saldırı gerçekleştirmemiş olan Ergenekon örgütü, oldu mu size Ergenekon terör örgütü...</em></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Abdul CANBAZ</category>
      <guid>https://45haber.com/dersimiz-ergenekon</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Jul 2016 19:41:21 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://45habercom.teimg.com/crop/1280x720/45haber-com/images/2016/07/5-2.png" type="image/jpeg" length="22986"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahmet Şefik (Ekim 1822-Mayıs 1884)]]></title>
      <link>https://45haber.com/ahmet-sefik-ekim-1822-mayis-1884</link>
      <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/ahmet-sefik-ekim-1822-mayis-1884" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çocukluğu, babasının naipliği (kadı vekilliği) nedeniyle Vidin ve Lofça (Bulgaristan) şehirlerinde geçer. Sonrasında geldiği İstanbul’ da Divan-ı Hümayun’ da memurluğa başlar.

Osmanlı’ nın önemli i...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[Çocukluğu, babasının naipliği (kadı vekilliği) nedeniyle Vidin ve Lofça (Bulgaristan) şehirlerinde geçer. Sonrasında geldiği İstanbul’ da Divan-ı Hümayun’ da memurluğa başlar.

Osmanlı’ nın önemli illerinde divan katibi görevinde bulunur.

Henüz 18 yaşında, yolsuzluklara karşı hazırladığı rapor sadrazam Mustafa Reşit Paşanın ilgisini çekince, onun himayesinde İstanbul’ da devam eder, memuriyet hayatı.

29 yaşında Serhalife (Osmanlı yazmanlarının en kıdemlisi) tayin edilir.

Sonraki 7-8 sene çeşitli illerdeki yolsuzluk, karışıklık ve isyanların kontrolünü sağlamakla geçer.

Niş (Sırbistan)’ e vali olur. Vezir rütbesi, Paşa unvanı alır.

Ardından Tuna, Bağdat valilikleri ve 80 gün sürecek olan ilk Sadrazamlık...

Sultan Abdülaziz zamanındaki kaos nedeniyle, sultanın devrilip yerine V.Murat’ ın geçeceği 30 Mayıs 1876 olaylarının mimarlarından kabul edilir. Birkaç gün sonra devrik Sultan Abdülaziz, gözaltında tutulduğu Feriye sarayında bilekleri kesilmiş olarak bulunur.

Sultanın resmi tarihe intihar olarak geçen bu ölümü, hep tartışma konusu olacaktır.

Birkaç ay içerisinde V. Murat’ ın yerine II. Abdülhamid geçer. Bu süreçte Paşa, Abdülhamid ile başa getirilmesi şartlarını bizzat görüşür.

Bir ara; II. Abdülhamid’ in başa geçmesinin mimarı kabul edilen paşanın, kendine has milis güç kurduğu ve saltanatı kaldırıp, Cumhuriyeti kuracağı dedikoduları ağızdan ağıza yayılır.

Sonrasında tekrar sadrazamlığa atanan paşa, Osmanlı’ nın anayasasını yapan heyetinde başına geçer (Kanun-i Esasî, 1876).

Aynı yıllarda, 93 harbi olarak da bilinen Osmanlı-Rus savaşlarının (1877-1878) başlamasına yol açan bir toplantının başkanlığını da yapar (Tersane konferansı).

Azledilir, sürülür. Peşinden affedilir, Suriye’ ye vali yapılır.

Sürekli etrafındaki kişiler tarafından Paşa aleyhine kışkırtılan II. Abdülhamid, Paşa hakkında tutuklama emri verir.

Ahmet Şefik ismiyle pek tanınmayan Paşa, Ergenekon davası nedeniyle tutuklu olarak yargılanan eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ tarafından tekrar gündeme getirildiğinde, Paşanın yargılanmasının üzerinde de 132 yıl geçmişti.

 

Ahmet Şefik’ in, bilinen adıyla Midhat Paşa’ nın yargılanma süreci; 132 yıl sonra yine bir Paşa tarafından kendi durumu için örnek gösterilmişti.

 

Birkaç kez kendisine yurt dışına çıkması tavsiye edilen, ve fakat kendisine padişahın bir kötülük yapmayacağını düşünen Midhat Paşa, tutuklanıp İstanbul’ a getirilir ve 11 saat sorgulanır.

Midhat Paşa, sarayda kurulan (Yıldız sarayı içinde Malta Karakolu yakınlarında bir çadır) bir mahkeme tarafından, Abdülaziz’ i öldürmekle suçlanır.

 

İlker Başbuğ Paşa’ nın Midhat Paşa’ nın yargılanmasına dikkat çekmesinin nedeni olan bölüm, böylece başlamış olur...

 

Çadır köşküne götürülerek 10 gün daha sorgulanır. Tercüman-ı Hakikat gazetesi Abdülaziz’ in öldürülmüş olduğuna dair yayına başlar (Saraydan verilen talimat üzerine olduğu iddia edilir). Ahmet Midhat Efendi’ ye, Midhat Paşa’ yı itham eder nitelikte makaleler yazdırılır, aleyhinde bir kamuoyu oluşturulmasına çalışılır.

Paşa, bizzat II. Abdülhamid tarafından seçilen bir kurul tarafından yargılanır.

Mahkeme de zamanın mahkemelerinde farklıdır. Paşa’ nın duruşmalarının görüleceği mahkeme, İstinaf Cinayet Mahkemesi’ dir. Bir nevi normal mahkeme ile Yargıtay arası özel bir mahkeme denilebilir.

“Mahkeme” Başkanı, Midhat Paşa’ nın suiistimalleri nedeniyle görevden uzaklaştırdığı Sururi Efendi’ dir.

İkinci başkan, babası Etniki Eterya isyanı sırasında II. Mahmut tarafından astırılmış olan Hristas Foridas Efendi idi.

Savcılık makamında ise, yine bir Midhat Paşa düşmanı Latif Bey bulunuyordu.

Adeta bir çadır tiyatrosunu andıran (izlemek isteyenler, mahkeme salonuna biletle giriyordu) mahkemede;

Sanıklardan Hacı Mustafa ve Pehlivan Mustafa, Abdülaziz’i öldürdüklerini itiraf ettiler. İtiraf etmekle kalmadılar, duruşmada iddianameyi ezberlemişçesine aynen tekrarladılar. Nedendir, bu sırada Pehlivan Mustafa ayağa fırlayarak:

 

“Asın, kesin, öldürün, ama işkence ettiğiniz yeter” diye bağırır. “Bize zorla, bu işi yaptık dedirttiler. Yalandır. Biz efendimize kıymadık” sözleri mahkemede yankılanır.

 

Mahkeme, duruşmaya ara verir. Duruşma tekrar başladığında, Pehlivan Mustafa, sanıklar arasında bulunmamaktadır!

 

Midhat Paşa’ nın kendini savunmasına geçildiğinde, mahkeme başkanı çekildiği için, ikinci başkan görevi devralır.

Ve fakat, Paşa’ nın kendisini suçlayan sanıklara soru sormasına izin vermez ve Midhat Paşa’ nın savunmasını sözünü kesmek suretiyle sürekli böler.

Bunun üzerine Paşa, Mahkeme Başkanına atfen:

<strong>“Efendi, savunma hakkı ya vardır, ya yoktur. Ben seni eskiden beri tanırım. Bu iddianamenin sadece başındaki besmele ile sonundaki tarih doğrudur. Neden, Sultan Aziz’in vefatını, merhumun annesinden sormuyorsunuz? Çünkü ciğerparesi olmasına rağmen vicdan ve Allah korkusu olan herkesin yalan söylemeyeceğini biliyorsunuz.</strong>

<strong>Zihinler, istikametini kaybederek iftira atılmasına karar verdikleri zaman, beni insanlar içinde öyle çıkarır ki, bizzat şeytanın bile yüzü kızarır. Bu mahkemeye ne lüzum vardır? </strong>

<strong>Şahit dinlememek, delil ve belgeleri incelememek, bilirkişilere itibar etmemek, kanunları ayak altına aldıktan sonra mahkemeye ne lüzum var?</strong>

<strong>Tanzimat’ tan önceki duruma geri döndüğümüzü gördüğüm için çok üzgünüm. Bu benim için, sizin vereceğiniz bir ölüm kararından daha acıdır.</strong>

<strong>Bazı mahkemeler vardı ki, şeklen biter. Aslında devam eder. Sanıklarla, mahkeme heyetinin yer değiştirdiği vaki olan bu safhada, hâkim tarihtir.</strong>

<strong>Ben sizleri, cümleten bu büyük hâkime tevdi ediyorum.”</strong> der.

Dokuz saat süren savunma sonucunda Midhat Paşa, suçlu bulunur ve idama mahkum edilir.

Ceza ömür boyuna çevrilir.

Ve fakat cezasını çektiği Taif kalesinde 1884 yılında bir gece, muhafızlar tarafından boğularak öldürülür...

 

 

Ne diyelim?

Suçlu mu değil mi? Tarihçilerin ortaya çıkarabileceği, yada çıkaramayacağı bir muamma belki.

Ama Midhat Paşalar, Başbuğ Paşalar kolay yetişmiyor, orası gerçek.

Umarım haklarındaki iddialar iftiralardan değil, hakikatlerden müteşekkildir, diyelim.

 

 

Sürç-ü lisan ettiysek affola...

Abdül Canbaz

 

 

<u>Meraklısına NOT:</u>

<em>“Midhat Paşa'nın cenazesi, 1951'de Taif' ten getirildi ve 26 Haziran 1951'de Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın katıldığı bir törenle Abide-i Hürriyet Tepesi'ne defnedildi.”</em></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Abdul CANBAZ</category>
      <guid>https://45haber.com/ahmet-sefik-ekim-1822-mayis-1884</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Jul 2016 19:40:23 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://45habercom.teimg.com/crop/1280x720/45haber-com/images/2016/07/5-2.png" type="image/jpeg" length="49738"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tarih ve Tekerrür]]></title>
      <link>https://45haber.com/tarih-ve-tekerrur</link>
      <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/tarih-ve-tekerrur" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bugün başka kavramlarla yerleri doldurulmaya çalışılıyor.

Tarihte de hep oldu.

Vatan, millet...

Filhakika, bu kelimeleri Türkçe’ mize kazandıran insan kadar yüce ruhlu olmaları lazım, bu kavr...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[Bugün başka kavramlarla yerleri doldurulmaya çalışılıyor.

Tarihte de hep oldu.

Vatan, millet...

Filhakika, bu kelimeleri Türkçe’ mize kazandıran insan kadar yüce ruhlu olmaları lazım, bu kavramları silebilmeleri için.

Ve fakat diğer yandan;

Aşağıdaki satırları okumaya başlayıp, daha ilk satırda kimden bahsedildiğini anlayacak kişi sayısını bir düşünürsek, 50 yıl öncesi ile bugünün arasında maalesef biber gazını aratmaz, göz yaşartıcı bir tablo var!

 

<strong>Vatan... Millet...</strong>

1840 yılı Aralık ayının 21’ inde Tekirdağ’ da dünyaya gelen, dev yürekli bir insandır bu kelimeleri Türk Milleti’ ne armağan eden.

8 yaşında annesini kaybedince, dedesinin yanında büyüdü yetişti. Dedesi, vali yardımcısı idi. O devirde, mutasarrıf muavini yani.

Çocukluğu ve gençliğinin ilk yılları Afyon, Kars ve Sofya’ da geçti.

17 yaşından bu beridir şiir yazan dev yürek, 23 yaşına geldiğinde, artık tercüme de yapıyordu.

Şinasi’ den etkilenerek kullandığı “millet, millet meclisi, vatan, hak, hürriyet” gibi kavramları, yaygınlaştıracak okunurluğa ulaşmıştı.

Yıl 1865.

Şinasi, Tasvir-i Efkar’ ı (Fikirlerin Tasviri Gazetesi) kendisine bırakacak ve yurt dışına yerleşecekti.

Aynı zamanlarda gizli olarak, Yeni Osmanlı Cemiyeti (İttifak-ı Hakimiyet) kuruluyordu.

Amacı, anayasa hazırlanması ve parlamenter bir sistem kurulmasıydı.

Yıl 1860’ lar... Anayasa hazırlansın diye gizli cemiyet kuruluyor...

İlk anayasa olarak kabul edilen Marna Carta’ nın İngiliz kralına imzalatılmasının üzerinden yaklaşık 650 yıl geçmiş!

Ondan sonra “Dünyayı niye onlar yönetiyor” diye soruyoruz safiyane.

Ah Magna Carta ah!

Olsun, bizde de “İleri Demokrasi” var.

 

Neyse biz konumuza dönelim...

 

Bilmiyordu ki; 1867 yılı, rahat yaşadığı yılların sonu idi.

21 yıl sürecek; hapislerle, sürgünlerle ve vatan hasreti ile dolu bir hayat başlıyordu.

1867’ de olduğu gibi her daim popüler olan, “Şark Meselesi” üzerine yazdığı bir makale gazetesini kapattırdı. Hükümet tarafından zorla tayin edildiği Erzurum yerine, Paris’ e kaçtı.

Sultan Abdülaziz Paris’ e gelince, Genç Osmanlılar da ülkeyi terke davet edildi, Fransız hükümeti tarafından.

Londra’ da Hürriyet gazetesini çıkardı. O da kapattırıldı.

1870’ de yurda döndü.

1872’ de yazdığı bir makale yüzünden o zamanki gazetesi yine yapandı.

Tiyatroya yöneldi.

Hala tanımadınız mı?

Devam edelim...

“Vatan Yahut Silistre” yi yazdı (ki baskılar nedeniyle önce Silistre olarak oynandı ve yayınlandı).

1873’ de İstanbul’ da sergilenen oyun halkı coşturunca, arkadaşları ile yargısız sürgün edildi, Kıbrıs’ a. Gönderildiği yer Mağusa (Magosa)’ idi.

Sürgün, sadece 38 ay sürdü!

Koşullar berbattı! Bir çok kez sıtmaya yakalandı.

Kahraman gibi karşılandığı İstanbul’ a döndüğünde, akıl sağlığı nedeniyle tahttan indirilen V. Murat’ ın yerine II. Abdülhamit geçmişti.

Anayasa hazırlanması için kurulan komisyona üye tayin edildi.

Zannedersiniz dertler bitti.

Sultan aleyhine yazdığı ve mecliste okuduğu bir beyit nedeniyle, 6 ay hapis yattı. Beraat edince Girit’ e gönderildi, cebren.

Ama Midilli’ ye çevrildi kendi isteği ile bu mecburiyet.

Bu adada 5 yıl kaldı.

Türk ilkokulu açtı, 20 tane. Türk’ lerin hayat seviyesini yükseltti.

Burada yaptıkları nedeniyle Nişan-i Osmaniye madalyası bile verdiler.

Madalya veren elleri dert görmesin.

Daha sonra Rodos’ a ve Sakız adasına gitti, buralarda da mutasarrıflık görevlerinde bulundu.

Yıl 1888, 2 Aralık günü.

Çok sevdiği ve yine uğruna görmekten bile mahrum kaldığı vatanında değil, Sakız adasında yaşamını yitirdi, 48 yaşında.

48 yıla sığmış ömür ve bırakılan onca eser, dahası onca fikir.

 

<strong>Sürgün edilmesine yol açan</strong> ünlü piyesi, Vatan Yahut Silistre’ nin dördüncü ve son perdesi nasıl bitiyordu biliyor musunuz?

 

...Albay Sıdkı bey, Silistre kalesinde gönüllülerden oluşan erata konuşur:

“Arslanlarım! Doksan gündür çekmediğiniz belâ, görmediğiniz cefâ kalmadı. Osmanlıların namusunu göklere çıkardınız. Vatan sizden hoşnuttur. Vatanımızın faydasını koruduk, yine de koruruz. Her zaman koruruz. Biz her zaman bu yolda ölmeye hazırız. Yaşasın vatan! Yaşasın Osmanlılar!”

 

Askerler de hep birlikte:

“Yaşasın vatan! Yaşasın Osmanlılar!” diye coşkuyla bağırır. Ve perde kapanır.

 

Evet, <strong>Namık Kemal</strong>’dir dev yüreğimiz...

 

Ve vatan şairimiz Namık Kemal, işte böyle biten bir piyes nedeniyle sürgün edilir.

 

Bu ülkede vatan diyenleri, millet diyenleri sevmeyen bir güruh hep oldu, olacak.

“Bu işlerde, Batının parmağı var” diyenler, kendisini boşuna aldatmasın.

Çanak tutan, bu zihniyeti besleyen hep oldu bu topraklarda.

 

Sürç-i lisan ettiysek affola...

Abdül Canbaz

 

 

<u>Meraklısına NOT:</u>

<em>“Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, duygularımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’ tir.”</em>

<em>M.Kemal ATATÜRK</em></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Abdul CANBAZ</category>
      <guid>https://45haber.com/tarih-ve-tekerrur</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Jul 2016 19:39:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://45habercom.teimg.com/crop/1280x720/45haber-com/images/2016/07/5-2.png" type="image/jpeg" length="12174"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vatan Şairi...]]></title>
      <link>https://45haber.com/vatan-sairi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/vatan-sairi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bugün başka kavramlarla yeri doldurulmaya çalışılıyor.

Vatan... Millet...

Filhakika, bu kelimeleri Türkçe’ mize kazandıran insan kadar yüce ruhlu olmak lazım bu kavramları silebilmeleri için....]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>Bugün başka kavramlarla yeri doldurulmaya çalışılıyor.

Vatan... Millet...

Filhakika, bu kelimeleri Türkçe’ mize kazandıran insan kadar yüce ruhlu olmak lazım bu kavramları silebilmeleri için.

 

1840 yılının Aralık 21’ inde Tekirdağ’ da dünyaya gelen, dev yürekli bir insandır bu kelimeleri bize armağan eden.

 

 

Sürç-i lisan ettiysek affola...

Abdül Canbaz

 

 

<strong><u>Meraklısına NOT:</u></strong>

Elbette alkolün zararlarını ve gençlerimizin özenmemesine ilişkin tedbir alınmasını tartışacak değiliz ve fakat;

OECD raporlarına göre Türkiye’de içki tüketimi 1.5 litre. Avrupa Birliği ülkeleri ortalaması ise 10.8 litre.

TÜİK’ in 2012 araştırmasına göre ise 15-24 yaş arası gençlerin yüzde 83.9’u hiç alkol kullanmadı. Alkol kullanan genç erkeklerin oranı yüzde 14,7, genç kadınların oranı olan yüzde 2,8.</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Abdul CANBAZ</category>
      <guid>https://45haber.com/vatan-sairi</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Jul 2016 19:36:56 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://45habercom.teimg.com/crop/1280x720/45haber-com/images/2016/07/5-1.png" type="image/jpeg" length="89260"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Manisa...]]></title>
      <link>https://45haber.com/manisa-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://45haber.com/manisa-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şehzadeler şehri; her ne kadar Kütahya, Trabzon ve Bolu için de söylenir olsa da, bu tabirin en çok yakıştığı ve -kazandırdığı şahsiyetleri de dikkate alırsak- bu sıfatı en hak eden şehirdir Manisa....]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>Şehzadeler şehri; her ne kadar Kütahya, Trabzon ve Bolu için de söylenir olsa da, bu tabirin en çok yakıştığı ve -kazandırdığı şahsiyetleri de dikkate alırsak- bu sıfatı en hak eden şehirdir Manisa.

Kolay değil.. Günümüzden dört bin yıl geriye uzanan bir serüven bekler bu şehrin tarihine meraklananları. Anadolu henüz Türk kelimesi ile bağdaştırılmamıştır. Lidya (Lydia) adındaki uygarlığın içindedir bu bölge o vakitlerde.

Lidya uygarlığı merkezi açıdan, güneyde günümüzün Küçük Menderes havzasından başlayan (Ödemiş, Tire, Kiraz), kuzeyde Manisa’ mızı ve Uşak’ ı içine alan bölgede hüküm sürmüş, yaklaşık milattan önce 550’ li yıllara değin.

O zamanlarda bile; tarım ve hayvancılığı ile, süvarileri ve madenleri ile nam yapmış Manisa ve civarı.

Bu bölge; tarih boyunca o kadar zenginliğe ulaşmıştır ki, krallarından biri  sadece bizde değil, birçok doğu ve batı kültüründe zenginliğin ifadesi olmuştur. Bu kral, milattan önce 560-547 yılları arasında yaşayan Kroisos’ tur.

Bizdeki ismiyle Karun.

Hani şu zenginliğin doruklarını betimlemek için kullandığımız isim.

Anadolu’ nun Türk hakimiyetine girmesinin akabinde; 1313 yılında Saruhan bey fethetmiş Manisa’ yı, sonrasında 1405’ de Çelebi Mehmet (1. Mehmed) tarafından alınarak Osmanlı hakimiyetine girmiş. Bu tarihten, 26 Mayıs 1919 yılında düşman işgalinden kurtulana kadar Manisa;  özellikle limanlara yakın olması, padişah adayı şehzadelerin ili olması, dokumacılık, ziraat ve tarımdaki öncülüğü sayesinde, tarih sahnesinde ilk duyulduktan günümüze kadar her daim dikkat çekmiştir.

Burada yaşıyor olmaktan son derece bahtiyarım. Doğasını, havasını, dağını, ovasını ve dahası insanlarını seviyorum.

 

İlk köşe yazarlığı tecrübeme, havasını teneffüs ettiğim şehirden bahsederek başlamak istedim.

Bu masum tarihsel girişle yapılan başlangıç kimseyi yanıltmasın, zira denememelerin konusu ekseri “Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmek” üzerine olacaktır. Damarlarımızdaki kanın asilliği, bizatihi bu ülkenin kurucusu tarafından onanmıştır.

Yazacaklarımı <u>denememeler</u> başlığı altında yazacağım. Yukarıdaki birkaç cümlenin telaffuz edilmesinin dahi “cesurca” kabul edildiği ülkemde, düşünceleri kaleme almak, yazı yazma deneme’ si değil denememe’ si olsa gerek. Ve fakat, bu tabiri ilk kullanan kişiyi, üstat Ferhan Şensoy’ u da anmadan ilk yazımı bitirme cüretinden yoksun olduğumu da itiraf edeyim. Uzun ömürlü olsun. Böyle üstad-ı kalemlere ihtiyacımız var her alanda..

 

Gerek kapanımlar gerek açılımlar, gerek çekiçler gerek balyozlar...

Velhasıl, bundan kelli güzel ülkemiz üzerine denememeler kaleme alacağız bu satırlarda.

 

Sürç-i lisan ettiysek affola...

Abdül Canbaz</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Abdul CANBAZ</category>
      <guid>https://45haber.com/manisa-1</guid>
      <pubDate>Sat, 02 Jul 2016 19:33:02 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://45habercom.teimg.com/crop/1280x720/45haber-com/images/2016/07/5.png" type="image/jpeg" length="90761"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
